02 Aralık 2009 Çarşamba

İzmir, İzmir olmaya devam ediyor hala!

İlk kurşun’u saymıyorum, Yunanistan işgaline karşı örgütlü halk direnişinin Ege’den başladığını da saymıyorum.

Ya peki 12 Eylül’ün öncesi Tariş Direnişi’ni nasıl unutur insan? 12 Eylül öncesi, faşizme karşı, en ciddi halk direnişi idi Tariş direnişi. Eğer sol örgütler biraz daha özen gösterselerdi, o yıllar İzmir “Kurtarılmış Kent” bile olabilirdi. Ama olmadı.

Ya peki, 1980 yılı 1 Mayıs’ı nasıl görkemli bir şekilde kutlanmıştı İzmir’de?

Ondan sonra “netekim” geldi. Herkes içeri atıldı, işkence gördü, acı çekti. İzmir Emniyetinin Siyasi Şube kapısında, “rütbesi ne olursa olsun kimse içeri giremez” yazıları yazıldı.

Sonra, 1983 yılında seçimler yapıldı, “emir komuta” ile bile kurulmuş olsa Halkçı Parti İzmir’de birinci parti oldu. Evren’in desteklediği Turgut Sunalp’in partisi, seçime katılan üç partiden üçüncü oldu. 1984 yılında yapılan yerel seçimlerde ise Sunalp’in partisi havlu attı.
Bu İzmir şimdi oldu “faşist İzmir”.

12 Eylül yönetimi siyasi parti liderlerine yasak getirdi. Ecevit, Demirel, Erbakan filan. Özal, halk oylamasına gitti. “Yasaklar Kalksın mı?” diye. Sonuçta sadece, İzmir bile değil Karşıyaka oyları ile yasaklar kalktı.

Şimdi bu kent oldu “Faşist İzmir”.

İzmir’de, kızlar/erkekler şortla dolaşabilir, İzmir’de kızlar, anne/babalarını yanında erkek arkadaşlarını yanaklarından öpebilir, İzmir’de kızlar flörtleri ile anne/babasından izin alarak çıkabilir. İzmir’de insanlar köpekleri/kedileri ile yatabilir, İzmir’de insanlar, yazın sıcak günlerinde kedi ve köpekler, içsin/yesin diye kaldırımlara bir kabın içine su/yemek koyar.

Bu kente şimdi oldu “Faşist İzmir”.

İzmir’in bir çok yerinde kiliseler vardır, özgürce faaliyetlerini sürdürürler. İzmir’de her renkten/ ırktan insan vardır. İnanmazsınız Amerikalılar bile vardır.

İzmir insanı sevecendir, dosttur, İzmir insanı tüm insanları kucaklar. Ama İzmir insanı emperyalizme, emperyalist planlara karşıdır.

Sırası gelir, Afganistan’da masum insanları öldüren Amerikan askerlerini protesto eder, kafalarına yumurta atar komünistlerdir bunlar. Sırası gelir DTP konvoyuna taş atar, MHP’lidir bunlar.

Çünkü İzmir’de herk ırktan/ dinden insan olduğu gibi elbette MHP’liler, Bozkurt işareti yapanlar da vardır.

İzmir insanı sadece merkezde yaşamaz, İzmir insanı yaşar Bergama’da, “verin kaçırdığınız Zeus Sunağı’nı” der Alman militarizmine.

Çok uluslu emperyalistlerin kentini zehirlemesine, yer altı kaynaklarının talan edilmesine karşı çıkar, “siyanürlü altına hayır” der. Direnir, yaşlı genç, giyinik/ çıplak eylem yapar, haklılığını tüm dünyaya kanıtlar ama ne hikmetse hükümetlerin kulakları tıkalıdır.

Yargıya gider Danıştay’dan karar çıkartır ama uygulayan olmaz. Ergenekon davasında, “yargıya güvenmek lazım diyenler” Bergama’da yargı kararlarını yok sayar. İzmir’e “faşist” diyenlerden, “böyle iki yüzlülük olmaz” diyen çıkmaz.

Dikili Belediye Başkanı on ton su tüketimine ücret almaz. Ücret almadığı için yargılanır mahkemelerde. İzmir’e “Faşist” diyenlerden ses çıkmaz.

İzmir uzun bir sahil şerididir aynı zamanda. Yaz aylarında orada insanlar rahatça denize girer, serinler, pek türban/haşama yoktur bu sahil şeridinde. Belki de İzmir, ülkenin en uzun kumsalına sahiptir.

Bu yüzdendir, hainlerin, işbirlikçilerin, şeriat özlemcilerinin kinleri. Bu yüzden, “faşist İzmir” diye saldırırlar, dünyanın en demokratik kentine.

Evet İzmir özellikle son 7 yıldır hemen hemen hiç yatırım almamıştır merkezi hükümetten. Çünkü “gavur İzmir”dir, “faşist İzmir”dir. Yatırım alamadığı gibi, kendi olanakları ile yapmak istediği yatırımlara bile hükümet izin vermez, Kocaoğlu yargıya gider kendi parası ile yapacağı yatırımlar için bile.

İzmir’in tüm ilçeleri şeriata kapalıdır. İşte bunun içindir İzmir’e saldırmalar işte bunun içindir, “gavur/faşist İzmir” saldırıları.

Onlar ne derse desin İzmir, İzmir olmaya devam edecektir hala.

Saygılarımla…

22 Kasım 2009 Pazar

YALANLAR VE GERÇEKLER –II-

Yalan: Türk devleti yaratmak için kardeş kardeş yaşayan halklar katledildi.

Gerçek: Osmanlı Devleti gücünü yitirdikten sonra, Avrupa ülkeleri Osmanlıyı yutmak için azınlıkları ayaklandırdı. Kardeş kardeş yaşamayı önce azınlıklar bozdu.

Ayrıca sadece Türkiye’de değil, dünyadaki tüm ulus devletler kan ve göz yaşı üzerine kurulmuştur.

Eğer Mustafa Suphi ve arkadaşları katledilmeseydi ve eğer Yeşil ordu ile birleşebilselerdi, böylesine acıların yaşanmasının önüne geçilebilecekti.

Yalan: İttihak ve Terakki, baskıcı devlet geleneğini temsil eder, onun geleneğini Mustafa Kemal ve CHP sürdürür.

Gerçek: Mustafa Kemal her ne kadar İttihak ve Terkaki ile arasına kalın bir çizgi çizdiyse de ulus devlet yaratma anlamında benzer politikaları savunmuştur. CHP de bu çizginin savunucusu olmuştur.

Fakat günümüzde CHP’yi hala bu çizgide görmek mümkün değildir. Çünkü CHP’nin temel ilkesi olan 6 Ok’un hiçbir maddesi bugün savunulmamaktadır. CHP, İttihak ve Terkaki’nin ulusal çizgisini terk etmesinin üzerinden on yıllar geçmiştir. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın izlediği çizgi İttihak ve Terakki çizgisi değil, ABD çizgisidir.

Yalan: Türkiye Cumhuriyeti; İttihak ve Terakki geleneğinin devamı olarak, TSK’nin askeri vesayet yöntemi ile yönetilmektedir.

Gerçek: TSK’leri 1960 darbesinin etkisinin geçmesinden sonra tamamen ABD’nin vesayeti altına girmiştir. TSK özellikle 1970 yılından beri ülkemizde ABD, (NATO) çıkarlarını savunmaktadır. Şu anda da AKP ile süren kavga aldatmacadır. TSK’nın üst yönetimi de AKP de ABD çizgisindedir ve her iki kurum da gayet iyi anlaşmaktadır. (Büyükanıt’ın görev süresini uzatma girişimleri, ona alınan lüks zırhlı aracı da unutmamak gerekir.)

Yalan: Türkiye’de, 1960,70,80’de yapılan darbeler ABD destekli olarak yapılmıştır.

Gerçek: 70 ve 80 darbeleri emir komuta içinde ABD destekli olarak yapılmıştır. 1960 darbesi ise emir komuta dışında yapıldığı için ABD’nin darbe örgütleme şansı olmamıştır. Günümüzde de esas korku, emir komuta dışında, ABD karşıtı, solcu ve Avrasya yanlısı bir darbedir. Ergenekon olayı da bunun önüne geçmek içindir. Menderes sonuna kadar ABD’cidir ve binlerce Türk genci ABD’nin emperyalist çıkarları için Kore’de kırıma uğratılmıştır.

Yalan: ABD'li finans spekülatörü George Soros, 'Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur' diyor. Hemen herkes de buna inanıyor.

Gerçek: Türkiye, Adnan Menderes’in basiretsiz yönetimi altında Kore’ye savaşçı birlik göndermiş, binden fazla şehit, binlerce yaralı ile geri dönmüştük. Gerçi tüm NATO ülkeleri de oraya asker göndermişti. Fakat bundan sonra Türkiye, Balkanlara, Afrika’ya, Afganistan’a asker göndermiş ama hiçbiri savaşçı birlik olmamıştır. Bugün en kanlı çatışmaların yaşandığı Afganistan ve Irak’ta Avrupa devletleri askerleri vardır. Örneğin ABD nereye savaş açsa arkasında İngiltere vardır. İngiltere’nin olduğu yerde, Kanada vardır, Avustralya vardır. Soros önce gitsin “uygar”, “demokratik” Avrupa ülkelerinin orduları nerede katliam yapıyor onlara baksın.

Yalan: Almanya yaptığı soykırım yüzünden Yahudilerden özür dilemiştir.

Gerçek: Almanya savaşta yenildiği için ABD’nin dayatması sonucu soykırımı kabul etmiş, özür dilemiş ve tazminat ödemiştir. Ama eğer Almanya savaşı kazanmış olsa idi özür filan söz konusu olmayacaktı. Almanya’nın bu konuda samimi olmadığı Berlin’i yeniden başkent yapmasından bellidir. Eğer bugün Almanya’nın güçlü bir ordusu olsa tüm dünya yeni bir savaş tehdidi altında yaşıyor olurdu. Ayrıca ABD neden özür dilemiyor? Tokyo bombardımanı, Hiroşima, Nagasaki atom bombası bir kitle kırımı değil midir?

Yalan: CHP/Baykal son kaledir. Eğer Baykal da giderse şeriatın önü açılır.

Gerçek: son yıllarda yapılan tüm seçimlerde; CHP’ye oy vermezseniz, “şeriat gelir” dediler, biz CHP’ye oy verdik, dinci partinin oyu arttı, biz oy verdik dinci partinin oyu arttı. Bugün basında, Baykal aleyhinde, onu karalamaya yönelik hiçbir haber yorum çıkmıyorsa bunun nedeni ABD’nin basını susturmasıdır. Baykal, Sav, Öymen geleneği, neslini tüketmiş, ABD vesayeti ile ayakta durmakta ve ABD’ye biat etmektedirler. Herkesin bildiği gibi Baykal’ın hedefi iktidar filan değil, yüzde on barajını geçmektir. Türkiye’nin demokratikleşmesi için ilk koşul, Baykal ve Tunceli katliamını savunan ekipten kurtulmak gerekmektedir. CHP/Baykal AKP hükümetinin koltuk değneğidir.

Yalan: her tür ulusalcılık/milliyetçilik kötüdür.

Gerçek: dünyadaki tüm devletler ulasal/milliyetçidir. Zaten başka türlü devlet de olamaz. Ulusu/milleti olmayan bir tek devlet yoktur. Elbetteki burada ulus/millet o ülkede yaşayan tüm vatandaşlardır. Devlet, merkezi, özerk, federe devlet de olabilir. Sosyalist ülkeler de ulus/milli devlettir. Ulus/millet, devlet yok edilemez. Hiç kimse ulusalcılığı, milliyetçiliği, devleti yok edemez. Devletler ancak sönümlenebilir. Devletlerin sönümlenmesi için tüm dünyada kapitalizmin/emperyalizmin yok olması gereklidir. Sosyalist ulus/milli devletler kapitalist devletlerin aksine başka ulusları sömürmezler. Tersine onların kurtuluş savaşlarına destek olurlar. Ayrıca, sosyalist devletler emperyalizme karşı çıkar, savaşırlarken bile o ülkenin emekçi halkına destek verirler. Fakat, örneğin, 2. dünya savaşında SSCB uçakları bir Alman tümenini bombalarken o Alman tümeni içinde emekçi halkın çocukları olduğunu bilir. Fakat ulus/vatan savunması için bu kaçınılmazdır.

Yalanlar ve Gerçekler sürecek.

Saygılarımla…

06 Kasım 2009 Cuma

ABD’nin umudu AKP!

Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü ordusuna, en büyük ekonomisine sahip ABD sonunda kurtuluşunu AKP hükümetine bağlamış görünüyor.

ABD, sarsılan imajını ve İslam ülkelerine karşı düştüğü düşmanca tavrını Obama ile birlikte değiştirerek, gerek İslam dünyasına ve gerekse tüm dünyaya yeni bir imaj vermek istiyor. Bunu da gerçekleştirmek için AKP’ye güveniyor.

İster inanın ister inanmayın, ister kabul edin ister kabul etmeyin bugün Başbakan Tayip Erdoğan dünyanın en yetkili/güçlü kişisidir.

Henüz son şeklini almamış ve pratikte uygulanarak gerçekleştirilmeye çalışılan son ABD planı şudur;

Türkiye’ye Osmanlı rolü verilerek tüm dünya Müslümanlarının hamisi rolü oynatmak. Bu sayede tüm Müslüman ülkelerde Türkiye’nin etkinliğini artırarak, Türkiye ile birlikte o ülkelere ekonomik ve politik yerleşmek. Böylece savaş stratejisi de terk edildiği için ABD’nin tüm dünyada bozulan imajına da çeki düzen vermek.

ABD’nin son planı kısaca bu. Bu plan çerçevesinde, İsrail’e atış serbest. Sadece İsrail’e mi? Tüm batı liderleri de bu atışın içinde. Yarın Başbakan Erdoğan’ın Almanya, Fransa vb. ülke başkanlarına da çok ciddi eleştiriler yönetilirse şaşırmamak gerekir.

Sudan Devlet Başkanı Beşir’in Türkiye’ye gelmesi de, Cumhurbaşkanı Gül’ün de AB’ye, “siz kendi işinize bakın” sözleri de bunların göstergeleri.

Suriye ili ilişkilerin gelişmesi de, İran ile ekonomik işbirliği anlaşmaları da öyle.

ABD, kendi sorunlarını çözmek adına bilerek veya bilmeyerek Türkiye’yi bölgesel ve küresel bir güç yapma aşamasında.

Bu planın ekonomik, askersel ve politik etkilerine geçmeden önce, Kürt sorununun daha doğrusu ABD’nin istemi olan Kuzey Irak’taki PKK etkinliğinin sonlandırmasını da açıklamak gerekir.

Evet, herkesin düşündüğünün aksine, ABD artık büyük Kürt devleti kurmaktan, BOP’tan vaz geçmiş görülüyor. ABD’ye artık parçalanmış bir Türkiye değil güçlü bir Türkiye gereklidir.

Bu çerçevede, “eve dönüş” açılımı kesinlikle Kürt halkının özgürlük taleplerini karşılamaya yönelik değildir. Bu açılım sadece ve sadece PKK’yı bitirme açılımıdır ve bu projeye destek veren ÖDP, EMEK, Halk Evleri gibi kurumlar Kürt halkının demokratik haklarını değil ABD planını desteklemektedirler. Eğer, basında yer alan şekli ile doğruysa A. Öcalan da bu açılımın PKK’yı bitirme açılımı olduğunu söyleyerek, “eve dönüş”leri durdurduğunu açıklamıştır.

AKP hükümetinin ise ABD’nin istemi doğrultusunda sorunsuz bir Kuzey Irak istemine uygun olarak, “eve dönüş”leri yine gündemine aldığını görüyoruz.

Fakat ilk dönüşlerin ve biçiminin çok tepki alması üzerine hükümet bu kez, şöyle bir yöntem izleyecek gibi görülüyor; Mamur kampında yaşayan olaylara karışmamış yaşlı ve çocuklar getirilecek ve onların ne zor koşullarda yaşamaya çalıştıkları göz yaşları ile kamuoyuna yansıtılacak. Duygusal halkımızın bunları yememesi neredeyse olanaksız. Ve daha sonra da diğerleri sessiz sedasız ülkeye gelecek ve Kuzey Irak sorunsuz bölge olacak.

Peki PKK bunu kabul eder mi? Elbette etmeyecek. Fakat artık gerek AB ülkeleri ve gerekse ABD, PKK’ya desteği kesmiş durumdalar. Bu durumda PKK’nın uzun süre dağlarda yaşaması zorlaşacak. Ayrıca beklenen olası kopmalar da PKK’nın işini zorlaştıracak. Bunların yanında Kürt burjuvazisinin de Osmanlıcıkla birlikte büyüme düşleri PKK’ya en büyük darbe olacak.

ABD’nin bu projesi henüz tam olarak kesinleşmiş, netleşmiş değil, fakat ABD bu planı uygulamaya başlatmış görünüyor. Elbette ki ABD “Düşünce Kuruluşları” bu planın uygulanmasını, olası sonuçlarını filan tartışmaya devam ediyor.

Ülkemizde ise bu planı tam olarak okuyan da görülmüyor gibi. AKP ve TSK bu süreci anlamaya başladığı görülüyor. Önümüzdeki günlerde gerçekleşecek olan, Obama ve Erdoğan görüşmesinin konuyu netleştirmesi bekleniyor.

Türkiye gerçekten 1.6 milyar Müslüman’ın hamisi olabilir mi? Ya da bu planın Türkiye’de uygulama şansı var mı?

Eğer AKP süreci iyi okuyup yönetebilirse ne yazık ki var.

Bu plan işlemeye başladığı zaman, tüm Türk ve Kürt burjuvasisinin iştahlarının kabaracağı çok açık. Tüm güçleri ile AKP’nin arkasında olacaklardır.

TSK’ın bu projeye balıklama atlayacağı çok açıktır. Çünkü hangi ordu, bölgesel, küresel bir güç olmayı istemez?

MHP daha henüz işlerin pek farkında değilmiş gibi görünüyor ama tam da onun büyüme emellerine uygun düşüyor. Önümüzdeki günlerde AKP’nin en büyük destekçisi olması kaçınılmaz gibi görülüyor.

Bu plan sayesinde Doğan Medyasına el koymaya bile gerek kalmıyor. Her tür ekonomik faaliyet gösteren Aydın Doğan büyüme düşleri içinde “yandaş medya’dan bile AKP’ye daha iyi hizmet edeceği kesin.

Halkın tepkisini de törpülemek mümkün. Osmanlı demek ille de şeriat demek değil. Yeter ki Türkiye, Müslüman ülkelere dinci bir devlet görüntüsü versin yeter. Yarı Osmanlı yarı laik bir devlet oluruz olur biter. Ergenekon davası da el altından kapatılır gider.

Plan bu.

ABD, İsrail’e karşı kendisinin söyleyemediği sözleri Erdoğan’a söyletiyor. Aynı şey yarın diğer ülke liderleri için de söz konusu olacak. Bu anlamda Erdoğan şu an dünyanın en güçlü kişisi.

Türkiye’nin yeniden Osmanlı olmasından AB ülkeleri de rahatsız, önümüzdeki günlerde AB’ye giriş konusunda tüm Avrupa ülkelerinin esnekleşmeye başlayacağına da tanık olacağız.

Başbakan Tayip Erdoğan şu an dünyanın en şanslı başbakanı görülüyor. Fakat kapasitesi bunu karşılamaya yetecek mi? Göreceğiz. Fakat planın işlemesinde yedek olarak MHP’de hazır bekletildiğini unutmamak gerekiyor.

Peki bu durum emekçi halkımız için ne anlama geliyor? Masa başında, kağıt üzerinde planlanmış bu plan elbetti ki emekçi halkımız için hiçbir şey getirmeyeceği çok açık da neler götüreceğini yaşayarak göreceğiz.

Bu arada CHP ne yapacak? Derseniz, Salı günleri gurupta konuşarak “muhalefet” yapmaya devam edecek.

Bu yazı pek somut olmayan gelişmeler üzerine yapılmış bir değerlendirmedir. Çok gerçek olduğu ileri sürülemez. Fakat gelişen olaylara bir de bu açıdan bakmakta fayda olduğu düşüncesindeyim. Gelişmeler bu görüşün doğruluğunu yalanlayacak veya doğrulayacaktır. Amaç sadece ufuk açmaktır.

Saygılarımla…

İsmet Baytak

29 Ekim 2009 Perşembe

TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR – II –

Türkiye’de her şey oluyor, Ermenilerle açılım yapıp barışmaya çalışıyoruz, Azerileri küstürüyoruz, Kürtlerle açılım yapmak istiyoruz Türkleri kızdırıyoruz. Her gün darbe yapıyoruz, yaş/kuru belgeler havalarda uçuyor.

Osmanlı oluyoruz.

Olaylar çok hızlı geliştiği için bizim aydınlarımız ne olduğunu anlayamıyor.

Türkiye Komünist Partisi, “AKP orduyu ele geçirmiştir, ya Osmanlı ya sosyalist cumhuriyet” diyor. Bakıyoruz ortada devrimci durum filan olmadığı gibi devrimciler de, kibrit çakacaklar da yok. “Eyvah Osmanlı olacağız” diyoruz.

Yalçın Küçük ise, “TSK, AKP’yi ele geçirmiştir” diyor. Küçük’e göre Obama TSK ile anlaşmış, AKP hükümeti de bu anlaşmaya boyun eğmiştir.

Bu görüşe göre, Fethullah Gülen tasfiye ediliyor, “İçişleri Bakanlığı İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek bu amaçla görevden alınmıştır” denilerek, “ABD, TSK ile anlaşması sonucu Osmanlı’dan, ılımlı İslamdan vazgeçmiştir” deniliyor.

ÖDP ve EMEP ise, tüm yandaş medya yazarlarının bile kabul ettiği ABD projesine, “Kürt sorununa barışçıl çözüm umut oluyor” diyerek, sosyalizm adına Kürt ve Türk milliyetçiliğinin tavan yapmasına kürek çekiyor.

Aydın Engin ise Kürt açılımını desteklerken bakıyor, milliyetçilik tavan yapıyor, “ben oynamıyorum” diyerek, zeytin toplamaya gidiyor. Sonra ortaya “yaş belge” çıkınca, zeytinleri öylece bırakarak, tekrar ahkam kesmeye devam ediyor.

Ertuğrul Kürkçü ise, “TSK ile AKP arasında sorun yoktur. Sorun TSK ile AKP içindeki bir takım radikal unsurlardan kaynaklanıyor” diyor.

Kimileri de Oya Baydar’ı soruyor. Baydar, kendine biçilen “pavyona düşmüş namuslu oruspu” rolünü oynamayı ret ederek, yeni roller bekliyor.

*****

Başka örneği olmayan böylesi belge posta ile gönderilemez, neden postada 15 gün gecikti?, zamanlaması AKP’yi kurtarmak için, yaş belge makinaları var, adli tıp ne kadar güvenilir? Gibi sorunlar art arda gidiyor.

Burjuva medyası “yaş belge”nin adli tıptan onaylanması yeterli görüyor.

En gerçek değerlendirmeyi TKP yapıyor. Fakat TKP de pavyona ilk defa gitmiş mahcup delikanlı rollerinde, milliyetçi konumlara düşmemek adına demokrasi mücadelesi vermekten utanarak, yani Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyeti savunur konumlara düşmemek adına, koşulları hiç de uygun olmamasına rağmen, “sosyalist cumhuriyet”i çözüm olarak getiriyor.

Fakat zaten TKP de bu noktada yanlış yapıyor. Gerçekleri gördüğü halde, onları tek başına savunmaktan korkuyor. Oysa bu fark komünist farktır. Partiyi komünist yapan adı değil, savunduklarıdır. Güçlenip, kitlelerle kucaklaşması buna bağlıdır. Yapamıyor!!!

Türkiye’de neler oluyor?

Türkiye’de ABD, TSK üst yönetimi ve AKP anlaşmıştır. Bunlar bir bütündür. Türkiye’ye bölgede ciddi rol verilecek, Osmanlıcılık gibi, karşılığında Türkiye ABD’ye hizmet edecektir. İsrail’in şiddet politikası Obama ile birlikte şimdilik askıya alınmış ve yerine gönüllü/gönülsüz sömürüyü sürdürmek için Osmanlıcılık getirilmeye çalışılmaktadır. İsrail’i eleştirmek serbesttir yani.

İsrail, Obama’yı istenmeyen adam ilan etmiştir.

Fakat bu projenin uygulama şansı hemen hemen hiç yoktur. Çünkü projede büyük Kürdistan vardır ve daha ilk “açılımda” duvara toslamıştır.

“Yaş belgenin” gerçek olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Yoktur çünkü AKP’ye karşı bir darbe söz konusu değildir. Eğer bir darbe yapılırsa bu kesinlikle AKP yanlısı bir darbe olacaktır. Daha önce Genel Kurmay başkanı Büyükanıt’a umut bağlayan kimi sözde demokratlar hayal kırıklığına uğramışlardır.

AKP hükümeti Büyükanıt’ın görev süresini uzatmayı denemiş, başaramamış, emekliliğinde ona süper bir zırhlı araba tahsis etmiştir.

Şimdi de aynı durum Başbuğ için geçerlidir. “yaş belge”nin işlevi Başbuğ’a yönelik değildir. O duruma gelmesi AKP’nin istemi değildir. Zaten Başbakan da ilk açıklaması bu yönde olmuştur. Gelişmelere göre “yaş belge”de amaç darbeyi önlemek için değil gelecekteki kuvvet komutanlarını, Genel Kurmay Başkanını belirlemek/engellemek istemi vardır.

Belgenin gerçek olup olmaması, Genel Kurmayın belgenin gerçek/yalan olduğunu açıklaması vb. hiçbir şeyin anlamı yoktur. Yoktur çünkü hepsi aynı cephededir. Başbakan Erdoğan açıklamaları ile Başbuğ’un açıklamaları arasında fark aramanın anlamı yoktur. Sadece arasıra Başbuğ, alt düzeyde subayları rahatlatmak adına çıkışlar yapmaktadır. Hükümet ile ordu üst yönetiminin tam bir uyum içindedir. Bunun içindir ki Cumhurbaşkanı Gül, CHP Genel Başkanı Baykal’ı MGK toplantılarına davet etmiştir. Alınan kararlara ortak olmama adına Baykal bu öneriyi anında ret etmiştir.

Türkiye’de aydın var mı?

Artık kesinlikle inanıyorum ki Türkiye’de aydın yok.

Dünyaya baktığımızda, Jack London, John Steinbeck, Tolstoy, Gorki vb. yazarlar, tüm dünyaya mal olan eserlerini yaratırken ülkesindeki toplumsal alt/üst oluşlara tanıklık etmişler.

Bugün günümüzde tüm dünyanın on yıllarca tanık oldukları olaylara, alt/üst oluşlara aynı anda tanık olmasına karşılık hiçbir aydın bunu eserleştiremiyor.

Bir örnek hariç, “Kurtlar Vadisi” Yaşamlarında kitap okumamışların izlediği dizi bu alt/üst oluşlara, burjuvazinin çıkarlarına uyarlanarak, denk düşüyor.

Saygılarımla…

21 Ekim 2009 Çarşamba

"Eve Dönüş"

Abdullah Öcalan'ın çağrısı üzerine Kuzey Irak'tan gelen, Şırnak'taki Habur Gümrük Kapısı'nda savcı ve hakimlerin karşısına çıkarıldıktan sonra serbest bırakılan 8 PKK'lı ile Mahmur Kampı'ndan gelen 4'ü çocuk 26 kişi olmak üzere toplam 34 kişilik grup, Diyarbakır ulaştı.

Gurup Diyarbakır'ı ulaşıncaya kadar, her yerleşim biriminde gösterilerle, havai fişeklerle karşılandı. Diyarbakır'da onbinlerce kişi gurubu sevinç gözyaşları ile karşıladı……………

Avrupa'dan ve Kuzey Irak'tan daha başka gurupların gelmeye devam edecekleri belirtiliyor…………….

AKP ve bir takım sol ve liberal çevrelerce, "Türkiye'de iç savaş bitiyor", "kardeş kanı sona eriyor", "oğlu askerde olan aileler artık rahat uyusun" vb. söylemlerle gelişmeleri olumlu olarak değerlendiriyor.

Elbette kimse bu savaşın sürmesini istemez. Ama gerçekten de bu gelişmeler barışa hizmet ediyorsa.

Kürt milliyetçiliğinin tavan yaptığı buna karşılık tepki olarak Türk milliyetçiliğin hızla kabarmakta olduğu bu gelişmeleri barışa katkı olarak değerlendirmek politik körlüktür.

Daha düne kadar "her tür milliyetçilik kötüdür" diyenler bugün bu politikaları ile gırtlağına kadar milliyetçilik batağına batmış durumdalar ve bu gidişe en büyük desteği veriyorlar.

Eğer birileri Türkiye'de iç savaş çıksın veya MHP hükümet olsun gibi bir politika izleyip, bunu uyguluyorsa çok başarılı oldukları kesin.

Bugün Türkiye en ciddi bir şekilde iç savaşa doğru ilerliyor. Bu savaş bazılarının sandığı gibi sadece Güney-Doğu ile sınırlı kalmayacak, nerede Kürt/Türk vatandaşı varsa oraya sıçrayacak.

Son gelişmeler üzerinde Kürt halkı üzerinde umutlar öyle bir şekilde artırılıyor ki, istemlerinin nerede başlayıp nerede biteceği belli değil. Ne istediklerini bile unutur oldular. Hayallerinde sınırlar kalktı.

Peki, 7 den 70'e alanları dolduran, sevinç gösterileri yapan bu Kürt halkının istemlerini yok saymalı mıyız? Elbette hayır. Bunun için AKP hükümeti bir an önce kendi açılımını açıklayıp tartışmaya açmalıdır. Herkes ne alıp ne vereceğini, kabul sınırlarının ne olacağını bilmelidir. Aksi halde bir kör döğüşü içene girilmesi kaçınılmazdır.

CHP'nin Başbakan Erdoğan ile görüşmesinin kameraya kaydedilmesi ısrarı anlamsızdır. Başbakan ve Baykal görüşmesi TV'lerden canlı olarak yayınlanmalı ve Kürt/Türk herkes ne olup bittiğini öğrenmelidir.

Dönek Marksistler, liberaller vb. kim olursa olsun, ne derse desin bu gelişmeler kesinlikle Kürt ve Türk emekçi halkının çıkarlarına hizmet etmiyor. Bu gelişmeler ABD istemleri ve programı çerçevesinde, Kürt egemen burjuvazisinin, toprak ağalarının sömürü alanlarının genişlemesi düşlerini görmesine neden oluyor.

Türk ve Kürt emekçi halklarının ortak çıkarı, her tür emperyalizmi ve onların yerli işbirlikçileri olan tekelci burjuvaziyi, toprak ağa ve şıhlarını kovalamaktan geçiyor.

Gerisi ise emperyalizme, onun savaş mekanizmasına hizmet etmekten başka bir işlev görmüyor, göremeyecek.

Saygılarımla…

16 Ekim 2009 Cuma

TÜRKİYE’NİN DIŞ DENGELERİ DEĞİŞİRKEN

Türkiye Cumhuriyeti yıllardır sürdürmekte olduğu dış dengeleri, ilişkileri bir kenara bırakarak yepyeni arayışlara giriyor.

Bu durumu, bir çok kişi Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU’nun kişilğine bağlıyor.

Davutoğlu çok iyi bir eğitim almış, orta-doğu konusunda kendisini yetiştirmiş olabilir. Fakat bir ülkenin dış politikası sadece Dışişleri Bakanının bilgisi, görüşü doğrultusunda böyle ani bir değişikliğe neden olabilir mi?

Türkiye Cumhuriyeti bir çok iyi yetişmiş Dışişleri Bakanı, Başbakan gördü fakat hiçbirisi böylesi önemli bir değişimlere yönelmedi.

Türkiye, Azerbeycan ile ilişkilerin bozulmasına aldırmadan Ermenistan ile ilişkilerini düzeltme, “Kürt açılımı” yapma, ABD’nin terörist dediği Suriye ile sınırlarını açma, ABD’nin işgal ettiği Irak’la sayısız anlaşmalar imzalama ve en önemlisi çok önem verdiği İsrail ile ilişkilerini koparma durumuna geliyor.

Türkiye dış dengelerle tehlikeli bir oyun oynuyor.


Daha düne kadar, ABD başkanı ile randevu almak için İsrail torpilini kullanan, mayın temizleme gerekçesiyle Türkiye’nin önemli miktardaki topraklarını İsrail’e sunan AKP hükümeti, bugün ne oldu da İsrail’e tavır alıyor?

Her hangi bir hükümetin böylesi önemli değişimler içine girmesi için arkasında çok ciddi bir destek olması gerekir. AKP hükümetine baktığımız zaman Türkiye içinden çok ciddi bir destek gördüğü söylenemez. AKP hükümeti tüm desteğini ABD’den alıyor.

İsrail, Amerika’nın şımarık çocuğu idi. İsrail ne yaparsa ABD’yi arkasında görüyordu. Buna karşılık İsrail’de orta-doğu da ABD’nin bekçiliğini yapıyordu. Fakat dengeler değişti. ABD orta-doğu, Kafkaslar gibi bir çok yerde üstünlüğünü yitirmeye başladı. Güç kaybını engellemek için askeri müdahalelere başvurdu. Fakat bundan da sonuç alamadı, alamıyor.

Obama başkanlığı ile birlikte ABD eski klasik yöntemleri terk ederek yeni arayışlar içine giriyor. İşte AKP hükümetinin dış politikası da bu çerçevede çok ciddi değişim geçiriyor.

ABD, İsrail kartından vazgeçiyor.

İsrail, son Gazze saldırısı ile birlikte dünya kamuoyundan çok ciddi tepkiler alıyor. Bu tepkileri ABD, BM’ler de bile karşılamakta güçlük çekiyor. Yine ABD, Afganistan, Irak ve guatalama’da yaptıkları tüm dünya halkları tarafından nefretle kınanıyor.

ABD’nin akil adamları bu aşamada yeni bir çizgiye, politik tavır değişikliğine karar vererek Obama’yı devlet başkanı yapıyorlar.

ABD’nin çizgisinde bundan böyle “iyi polis” rolü var. Kötü polis, ABD de İsrail de olmayacak artık. Bölgemizde günümüzün “iyi polis”i de “kötü polis”i de Türkiye olacak. Yani Osmanlı. Bu anlamda İsrail’e saldırmak serbest. Serbest çünkü İsrail’e saldırdıkça, Türkiye ve Arap kamuoyunu desteği geliyor, gelecek.

ABD’nin “iyi polis” rolü ne kadar sürecek? göreceğiz.

Peki İsrail bu dışlanmayı kabul edecek mi? Elbette etmeyecek. Dünyanın çok ciddi ekonomik gücünü elinde bulunduran Yahudi sermayesi ile birlikte İsrail’in de oynayacak kartları var.

Peki ABD bu değişimle imajını yenileyip, sömürüsüne devam edebilecek mi? Kısa dönemde bir risk görülmüyor. Fakat her şeyin ters tepme olasılığı da her zaman için gündemde.

Örneğin, Ermenistan’ı Rusya’dan kopardığını sanırken sanki, Ermenistan ile birlikte Azerbeycan’ı da kaybetmiş gibi görünüyor.

Ne dersiniz?

Saygılarımla…

07 Ekim 2009 Çarşamba

Havada bir ayakkabı uçtu, Türkiye’de dengeler değişti

Türkiye 12 Eylül öncesi, kapitalist dünyanın en dinamik ülkesiydi. 1 mayıslar, grevler, direnişler ile dünya kapitalist sistemin korkulu rüyasıydı. Avrupa ülkeleri Türkiye kapitalist sistemden kopmasın diye aralarında para bile toplayıp Ecevit hükümetine vermişlerdi. En kitlesel 1 mayıslar Türkiye’de kutlanırdı.

Gururlanırdık bununla. Bazıları Türkiye’yi emperyalizmin en zayıf halkası bile ilan etmişti. Emperyalizme kafa tutan bir ülkeydik.

Sonra bilindiği gibi 12 Eylül oldu. Solun üstünden silindir gibi geçtiler. Üstüne üstlük bir de reel sosyalizm çöktü. Türkiye solu sizlere ömür oldu. Türkiye’de sol adına dönekler, liberaller konuşur oldu.

Basından izliyorduk, G 7-8 ler toplantısının protestolarını, Ekonomik Forum toplantılarının protestolarını, kıskanıyorduk. Emperyalizme en çok kafa tutan ülke vatandaşı olarak tepkisizliğimizden utanır olmuştuk.

Sonra havada bir ayakkabı uçtu. Kimisi ayakkabının markası “NİKE” dedi. Kimisi sahte “NİKE” dedi. Kimisi ise “taklit bir protesto” diyerek küçümsemeye çalıştı. Kimisi ise inanamayacaksınız ama, ayakkabı atmanın doğululara özgü ilkel bir protesto yöntemi olduğunu ileri sürerek, “batılı/uygar olsaydık çilekli pasta atardık” filan dedi. Sanki toplantıya çilekli pasta sokmak serbestmiş gibi.

Ama havada bir ayakkabı uçtu ve Türkiye’de dengeler birden değişti. IMF son yılların en büyük tepkisini Türkiye’de yaşadı.

Burjuva medyası olayı, bankaların, işyerlerinin camlarının kırılmasına indirgedi. Elbette onlar da IMF’den gelecek dolarlardan nasipleneceklerdi. Ama dakikalarca bankaya yapılan saldırıları ekranlardan vererek insanların, eylemcilere karşı tepki oluşturacaklarını sanarak yanıldılar. Günümüzde milyonlarca insan bankaların icra/haciz kıskacında yaşıyor. Yine ülkenin neredeyse yarısı bankalara faiz ödemekten perişan olmuş durumda.

Bankalara yönelik saldırılar halkımızı ilgilendirmiyor da ama oradaki esnafın camının kırılması konusunda yayınları kamuoyundan destek görüyor. Oysa orada gariban esnaf yok. Saldırıya uğrayan işyerleri çok uluslu şirketlerin şubeleri, hemen hepsi de sigortalı. Türkiye emekçi halkının sorunu sigorta şirketlerinin karını düşünmek olmamalı.

Ama elbette ne olursa olsun kimse protesto gösterilerinin şiddet boyutuna dönüşmesini istemez, istememeli.

Burjuva medyasının, IMF ve Dünya Bankası’nın dünyadaki tüm açlıkların, eziyetlerin, işsizliklerin sorumlusu olmasını gizlemeye çalışması, protestocuları ise anarşist gibi göstermesi hiçbir gerçeği gizleyemez, gizleyemiyor da.

Başbakan Erdoğan ne dedi? “Afrika’daki açlara, dışarıda yapılan protestolara kulak ver” Oysa kendisi kulak vererek, İstanbul Emniyet Müdürünü uyarsaydı, hiçbir taşkınlık olmadan protesto gösterileri sona erecekti. Başbakan Erdoğan ertesi günü bu sözlerinden de vaz geçti.


Ama havada bir ayakkabı uçtu Türkiye’de dengeler değişti. IMF protestolarına 10 bine yakın insan katıldı. Protesto gösterisini düzenleyenler bile bu kadar kalabalık beklemiyorlardı. Polisle çatışmalar saatlerce sürdü.

Tüm ülkede protestolar yapıldı. Ama burjuva medyası cam kırmalar dışında bu protestoları görmemeyi tercih etti.

Protestolara katılanlar ise ne Türk ne Kürt milliyetçileriydi. Türkiye sosyalistleri, “biz de varız” diyerek alanlara çıkmışlar ve AKP hükümetinin alanları kontrol edemediğini dosta düşmana göstermişlerdi.

Avrupa ve dünya ülkelerinde nasıl protesto gösterileri yapılıyorsa “IMF savaşlarında” Türkiye’de de öyle gösteriler yapıldı.

Türkiye sosyalistlerinin yine alanlara çıkmasını, dünyayı sömüren kapitalist sistemin finans odaklarını protesto etmesini sevinçle karşıladık, gururlandık, eski günleri anımsadık.

Burjuva medyasının gizlemeye çalıştığı başka bir gerçek de, Türkiye’nin üç köklü hareketinin yıllar sonra ciddi bir işbirliğini yapması. Tüm Türkiye’de, IMF protestolarını yapanlar, TKP, ÖDP, EMEP, HALKEVLERİ ile diğer sosyalist yapılar ve sendikal örgütler.


Havada bir ayakkabı uçtu Türkiye’de dengeler değişti. Emperyalizm ve yerli işbirlikçileri Türkiye’yi karanlık ortaçağ bataklığına götürmeyi düşünecekleri yerde, bulunduğu yerde tutmaya çalışsalar bence en doğru olanı yapmış olurlar. Yoksa evdeki bulgurdan da olacaklar.

Saygılarımla…