Honduras'ta İttihak ve Terakkiciler (yani ABD) darbe yaptı! Yönetime el koyan ordu devlet Başkanını sürgüne gönderdi.
Seçilmiş bir devlet başkanına yapılan bu darbe üzerine;
AKP hükümeti Honduras ile her türlü ilişkisini kesti. Başbakan Tayip Erdoğan, "halkın iradesinin yok edilemeyeceğini" belirterek "Yeni başkanı hiçbir zaman tanımayacağız" dedi. Türkiye BM Güvenlik Konseyini acil olarak toplantıya davet etti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Honduras'taki gelişmelerden kaygı duyuyoruz. Ama korkulacak bir şey yok. Yargıya güvenmek lazım" dedi.
Türkiye Barolar birliği ise yaptığı açıklamada, Honduras devlet başkanı Zelaya'nın pijamaları ile sınır dışı edilmesine sert tepki gösterdi. Baro yönetimi, uluslararası hukuk kurallarına göre başkanın elbiselerini giyme hakkı olduğunu belirtti.
Taraf Gazetesi darbeyi protesto etmek amacıyla sadece siyah beyaz olarak yayınlandı. Çongar ve Altan darbeyi planlayanın Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chávez olduğunu ileri sürdü. Kanıt olarak da Chavez ile Honduras askeri yetkilileri ile yazışmaların olduğu bir fotokopi yayınladı.
ABD acil olarak Birleşmiş Milletleri toplayarak Honduras'ın darbecilerine karşı askeri yaptırım talebinde bulundu.
AB ülkeleri, "biz demokrasiden başka bir rejim tanımayız" diyerek Honduras'ın seçilmiş demokratik Başkanı Zelaya'dan başka kimseyi tanımayacağını belirterek Honduras'a karşı ekonomik yaptırım kararı aldı.
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, "ordu yönetime el koymasaydı, Honduras'ta iç savaş çıkacak belki de binlerce insan ölecekti. Bu durumu iyi düşünmek lazım' dedi.
Elbetteki şaka bir yana, fakat bakın kimler darbecilere karşı çıkıp net tavır alıyor?
Venezuela Honduras'a petrol ihracını durdurdu.
Küba Honduras darbecilerini tanımayı reddediyor.
Honduras'ta Pazar günü gerçekleştirilen darbenin ardından ülke dışına çıkarılan Honduras Devlet Başkanı Manuel Zelaya, ülkesine dönmenin yollarını arıyor. Perşembe günü Honduras'a döneceğini açıklamış olan Zelaya'ya, bu yolculukta Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernández, Ekvador Devlet Başkanı Rafael Correa ve Amerika Devletleri Örgütü (OAS) sekreteri José Miguel Insulza eşlik edecek.
Birleşmiş Milletler'den Zelaya'ya destek
New York'taki merkezde Manuel Zelaya'nın da katılımıyla toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndan, Zelaya'ya destek kararı çıktı. Kurula sunulan karar taslağı, ülkenin meşru hükümeti ve Devlet Başkanı Manuel Zelaya'nın derhal koşulsuz olarak görevlerinin başına getirilmesini savunuyordu.
Genel Kurul'un olağanüstü toplantısının başlangıcında, karar taslağının şu ülkeler tarafından önerildiği açıklandı: Antigua ve Barbuda, Belize, Bolivya, Küba, Dominika, Ekvador, El Salvador, Guatemala, Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti, San Vicente ve Granadinler, Brezilya, Venezuela, Kosta Rika, Peru, Meksika, Şili, Uruguay, Arjantin, Paraguay, Suriye.
(basından)
01 Temmuz 2009 Çarşamba
12 Haziran 2009 Cuma
Türkiye’de neler oluyor?
Ben Türkiye’de neler oluyor? Diye bir araştırma yaptım. Benim araştırmama göre kimse Türkiye’de neler oluyor? bilmiyor.
Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, bakanları Türkiye’de neler oluyor? bilmiyor.
Aynı şekilde Türkiye’nin, ana muhalefet partileri, “yavru muhalefet” partileri de Türkiye’de neler oluyor? Bilmiyor.
Yine Türkiye’deki komünist , sosyalist, sol partiler de Türkiye’de neler oluyor? Bilmiyor.
Yine, liberaller, dönek Marksistler, 2. Cumhuriyetçiler de, Türkiye’de neler olur? Bilmiyor.
Sadece bunlar mı?
ABD Başkanı Obama da Türkiye’de neler oluyor? Bilmiyor.
Yine AB de, İsrail de Türkiye’de neler oluyor? Bilmiyor.
Bilmiyorlar, çünkü her görüşün yazılarına bakıyorum, çoğu yabancı kaynak göstererek Türkiye’de neler olduğunu tanımlamaya çalışıyor. Elbetteki Türkiye’dekiler ülkede ne olduğunu bilmezse yabancılar nereden bilecek ki?
Kimisi diyor ki, ABD, Obama ile birlikte “ılımlı İslam” projesinden vaz geçti. Başka bazı kimileri de Obama diğer İslam ülkelerine Türkiye’deki “ılımlı islamı” örnek gösterdi. Vb.
Türkiye’de yine kimse “Ergenekon” soruşturmasının nereye gideceğini bilemiyor.
Yine KESK’e operasyon yapılıyor. Bazı üyeleri göz altına alınıp tutuklanıyor kimse onların neden tutuklandığını bilmiyor. Ne kadar tutuklu kalacağını da bilen yok. Şimdi onlar PKK yanlısı mı? Ergenekoncu mu? Diğer başka illegal bir örgüt üyesi mi? Bilen yok. Suçlama da yok.
Şimdi ben onların bilmediğini biliyorum.
Türkiye’de neler oluyor?
Hiçbir şey olmuyor. Hiçbir şey olmadığı için de kimse Türkiye’de ne olduğunu bilemiyor.
Türkiye’de bir şey olmuyor çünkü, Türkiye “ılımlı İslam” dan falan vaz geçti. Her şey 1980 öncesine döndü. Yine Türkiye’nin, büyük kentlerinde, üniversitelerinde polis ve ülkücüler sol görüşlülere saldırmaya başladı.
Her şey rutin işlemlerine döndü yani. Tüm dünyada, 2003 yılı öncesi Türkiye’de olduğu gibi.
Ama bu rutin işleri de biraz açmamız gerekiyor.
Şimdi ABD, AB, İsrail gelmiş Türkiye’ye “Irak’a, Afganistan’a, Lübnan’a olası İran ve Pakistan savaşlarına asker vereceksin” diyor. Yine “Ermenistan sınırını aç” diyor, “Kıbrıs’tan vaz geç” diyor, “Trakya’yı Türkiye’den kopar AB’ye sok” diyor. Diyor oğlu diyor.
Şimdi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal aptal mı? Bu isteklerini muhatabı olsun. Yine MHP Genel Başkanı Bahçeli aptal mı? Elbette değil. “Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olursa onu oradan indiririz” diyor sonra da onu Cumhurbaşkanı yapmak için 367’ye destek veriyor.
AKP Genel Başkanı Tayip Erdoğan ise her şeye “tamam” diyor hiçbir şey olmuyor. Olsun, dünya liderlerinden sözünü tutmayan sadece Erdoğan değil ki.
Şimdi Türkiye’de 29 mart yerel seçimler sonrası AKP kıyı kentlerini yitirdi, oy kaybetti ya, yani iyi kötü demokrasi işliyor ya, devlet yine rutin işlemlerine geri döndü.
Rutin işlemler ise gayet net ve açık. Ülkücüler devlet yanlısı, solcular ise devlet karşıtı. Böyle olunca polis ve ülkücülerin saldırıları solculara karşı sürecek demektir. Böyle olduğu sürece de korkulacak hiçbir şey yok demektir.
Şimdi laikler şeriat geliyor diye korkmasın da fakat Başbakan’ın Davos çıkışı ne olacak? Başbakan Erdoğan Davos’ta İsrail’e hak ettiği yanıtı verdi. Hem de İsrail Devlet Başkanın karşısında. Tüm dünyada da büyük destek aldı.
Konuşmak o kadar zor değil de, onlara rağmen hükümet olmak oldukça zor. Çünkü, hep söylenir, “Türkiye’de iktidarı ABD/İsrail belirler” diye.
Sonuç olarak Türkiye’nin, Erdoğan’ın tek sorunu şimdilik bu.
Bu amaçla Erdoğan mayınlı bölgeyi İsrail’e 40-50 yıllığına vermek istiyor. İsrail’in elbetteki iştahı kabarıyor. Filistin’e bir geldiler, toprakların yüzde birine yerleştiler, yüzde 90’a yayıldılar. Şimdi aynı iştahları Türkiye için kabarıyor.
Bu anlamda Erdoğan’ı desteklemeye devam ediyorlar. Eeee CHP ve MHP aptal olmadığına göre ABD, AB, İsrail’in başka seçeneği kalmıyor. Erdoğan’ın sözlerine güvenerek, mayınlı topraklarının üzerine oturma düşleri görmeye devam ediyorlar, epey de edecek gibi görünüyorlar.
Başbakan Erdoğan mayınlı arazilerin İsrail’e verilmesinin olanaksız olduğunu bilmiyor mu? Elbette biliyor. Amaç İsrail’in biraz daha düş görmesini sağlamak.
Aslında Türkiye’de hiçbir şey olmuyor. Sadece oluyor gibi görünüyor.
(Hiçbir şey olmuyor derken; Ergenekon gerekçesiyle tutuklanıp beraat edebilecek kişilerden, yine aynı şekilde tutuklanan KESK üyelerinden özür diliyorum.)
Saygılarımla…
Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, bakanları Türkiye’de neler oluyor? bilmiyor.
Aynı şekilde Türkiye’nin, ana muhalefet partileri, “yavru muhalefet” partileri de Türkiye’de neler oluyor? Bilmiyor.
Yine Türkiye’deki komünist , sosyalist, sol partiler de Türkiye’de neler oluyor? Bilmiyor.
Yine, liberaller, dönek Marksistler, 2. Cumhuriyetçiler de, Türkiye’de neler olur? Bilmiyor.
Sadece bunlar mı?
ABD Başkanı Obama da Türkiye’de neler oluyor? Bilmiyor.
Yine AB de, İsrail de Türkiye’de neler oluyor? Bilmiyor.
Bilmiyorlar, çünkü her görüşün yazılarına bakıyorum, çoğu yabancı kaynak göstererek Türkiye’de neler olduğunu tanımlamaya çalışıyor. Elbetteki Türkiye’dekiler ülkede ne olduğunu bilmezse yabancılar nereden bilecek ki?
Kimisi diyor ki, ABD, Obama ile birlikte “ılımlı İslam” projesinden vaz geçti. Başka bazı kimileri de Obama diğer İslam ülkelerine Türkiye’deki “ılımlı islamı” örnek gösterdi. Vb.
Türkiye’de yine kimse “Ergenekon” soruşturmasının nereye gideceğini bilemiyor.
Yine KESK’e operasyon yapılıyor. Bazı üyeleri göz altına alınıp tutuklanıyor kimse onların neden tutuklandığını bilmiyor. Ne kadar tutuklu kalacağını da bilen yok. Şimdi onlar PKK yanlısı mı? Ergenekoncu mu? Diğer başka illegal bir örgüt üyesi mi? Bilen yok. Suçlama da yok.
Şimdi ben onların bilmediğini biliyorum.
Türkiye’de neler oluyor?
Hiçbir şey olmuyor. Hiçbir şey olmadığı için de kimse Türkiye’de ne olduğunu bilemiyor.
Türkiye’de bir şey olmuyor çünkü, Türkiye “ılımlı İslam” dan falan vaz geçti. Her şey 1980 öncesine döndü. Yine Türkiye’nin, büyük kentlerinde, üniversitelerinde polis ve ülkücüler sol görüşlülere saldırmaya başladı.
Her şey rutin işlemlerine döndü yani. Tüm dünyada, 2003 yılı öncesi Türkiye’de olduğu gibi.
Ama bu rutin işleri de biraz açmamız gerekiyor.
Şimdi ABD, AB, İsrail gelmiş Türkiye’ye “Irak’a, Afganistan’a, Lübnan’a olası İran ve Pakistan savaşlarına asker vereceksin” diyor. Yine “Ermenistan sınırını aç” diyor, “Kıbrıs’tan vaz geç” diyor, “Trakya’yı Türkiye’den kopar AB’ye sok” diyor. Diyor oğlu diyor.
Şimdi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal aptal mı? Bu isteklerini muhatabı olsun. Yine MHP Genel Başkanı Bahçeli aptal mı? Elbette değil. “Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olursa onu oradan indiririz” diyor sonra da onu Cumhurbaşkanı yapmak için 367’ye destek veriyor.
AKP Genel Başkanı Tayip Erdoğan ise her şeye “tamam” diyor hiçbir şey olmuyor. Olsun, dünya liderlerinden sözünü tutmayan sadece Erdoğan değil ki.
Şimdi Türkiye’de 29 mart yerel seçimler sonrası AKP kıyı kentlerini yitirdi, oy kaybetti ya, yani iyi kötü demokrasi işliyor ya, devlet yine rutin işlemlerine geri döndü.
Rutin işlemler ise gayet net ve açık. Ülkücüler devlet yanlısı, solcular ise devlet karşıtı. Böyle olunca polis ve ülkücülerin saldırıları solculara karşı sürecek demektir. Böyle olduğu sürece de korkulacak hiçbir şey yok demektir.
Şimdi laikler şeriat geliyor diye korkmasın da fakat Başbakan’ın Davos çıkışı ne olacak? Başbakan Erdoğan Davos’ta İsrail’e hak ettiği yanıtı verdi. Hem de İsrail Devlet Başkanın karşısında. Tüm dünyada da büyük destek aldı.
Konuşmak o kadar zor değil de, onlara rağmen hükümet olmak oldukça zor. Çünkü, hep söylenir, “Türkiye’de iktidarı ABD/İsrail belirler” diye.
Sonuç olarak Türkiye’nin, Erdoğan’ın tek sorunu şimdilik bu.
Bu amaçla Erdoğan mayınlı bölgeyi İsrail’e 40-50 yıllığına vermek istiyor. İsrail’in elbetteki iştahı kabarıyor. Filistin’e bir geldiler, toprakların yüzde birine yerleştiler, yüzde 90’a yayıldılar. Şimdi aynı iştahları Türkiye için kabarıyor.
Bu anlamda Erdoğan’ı desteklemeye devam ediyorlar. Eeee CHP ve MHP aptal olmadığına göre ABD, AB, İsrail’in başka seçeneği kalmıyor. Erdoğan’ın sözlerine güvenerek, mayınlı topraklarının üzerine oturma düşleri görmeye devam ediyorlar, epey de edecek gibi görünüyorlar.
Başbakan Erdoğan mayınlı arazilerin İsrail’e verilmesinin olanaksız olduğunu bilmiyor mu? Elbette biliyor. Amaç İsrail’in biraz daha düş görmesini sağlamak.
Aslında Türkiye’de hiçbir şey olmuyor. Sadece oluyor gibi görünüyor.
(Hiçbir şey olmuyor derken; Ergenekon gerekçesiyle tutuklanıp beraat edebilecek kişilerden, yine aynı şekilde tutuklanan KESK üyelerinden özür diliyorum.)
Saygılarımla…
19 Mayıs 2009 Salı
SİVİLLER RAHATSIZ!
Genç olmayan, saçları beyazlamış bir sivil;
“Ergenekon diyoruz, toprak altında bir sürü silah- mühimmat buluyoruz, Cumhuriyet mitinglerine katılmayın katılırsanız, “darbeci. Ergenekoncu olursunuz” diyoruz. İnsanlar daha çok 17 Mayıs Tandoğan mitingine katılıyor.
Türkan Saylan’ın darbeci olduğunu söylüyoruz, TV’lerde canlı yayınlar falan yapıyoruz ama insanlar Saylan’ın cenaze törenine akın akın gidiyor.
Bu böyle olmaz. Acil olarak önlem almamız gerekir.”
Diyen genç olmayan sivil yapılmasını gerekenleri şöyle sıralıyor:
GENÇ OLMAYAN SİVİLLERDEN ÖNERİLER!
1- Ergenekon davası koyunları bile korkutamıyor. 17 Mayıs Tandoğan Mitingi, Türkan Saylan’ın cenaze törene bunlara kanıt. Ergenekon’dan vaz geçilmeli. Bunun yerine AKP’ye karşı olan her kurum yöneticilerine “Domuz Gribi” teşhisi konulsun. İnsanları Silivri Cezaevi yerine Ankara Devlet Hastanesi intaniye koğuşuna kapatılsın. (Bakın bakalım o zaman kitle desteği olacak mı?)
2- Tandoğan Meydanı yıkılsın yerine gökdelen yapılsın.
3- Anıtkabir’e giden bütün yollar yaya ve araç trafiğine kapatılsın.
4- Cenaze törenlerine 4 kişiden fazla kişi katılmasın.
5- Türkiye’de ABD postalı dışında postal giyilmesi yasaklansın.
6- Deniz Baykal, Süleyman Demirel, Hüsamettin Cindoruk’u kene ısırsın.
7- Tanrı Altan’ın batakhanesine fırıldak olmuş sosyalistler nasip etsin. Tanrı, Taraf’ı Oya Baydar gibi az döneklerden korusun.
8- Doğan Gurubu Aydın Engin’e Nobel ödülü vererek maaşını artırsın.
9- Ankara yerine Konya başkent yapılsın.
10- Deniz kenarlarına duvarlar örülsün, insanların denizlerle ilişkileri kesilerek AKP’ye oy vermeleri sağlansın.
11- Bülent Arınç ve Başbakan Erdoğan’a karşı çıkan Manisa ve Antalya Türk vatandaşlığından çıkarılsın.
12- AKP’ye oy vermeyen seçmenler seçim kütüklerinden silinsin.
13- Buzdolabı, Çamaşır makinesı, Çekyat alıp da AKP’ye oy vermeyen Tunceli, köy yapılarak Konya’ya bağlansın.
14- Uğur Dündar kapatılan Kanal Biz’e transfer edilsin.
15- Doğan Medya gurubuna el konularak Albayrak’lara satılsın.
16- Gecekondu evlerinde cüzzamlı hastalar bulunarak Türkan Saylan’ın kariyeri çizilsin.
17- Kazılarda, el bombası, law silahı yerine, tank, savaş gemileri ve savaş uçakları çıksın.
18- Silah, araç, gereç ve mühimmat çıkan kazılarda İstanbul 10. Noteri hazır bulunsun.
19- Deniz Feneri davasına Savcı Öz baksın.
20- Taraf Gazetesi Resmi Gazete olsun.
21- “1 Mayıs 1977’de buradan ateş edenler bulunsun” ama Marmaris ressamı Kenan Evren’e devlet itibarı devam etsin.
22- Cumhuriyet Mitinglerine katılanlar Tehcir edilsin. Nereye mi? Akdenize!!!
23- TSK tasfiye edilerek yerine korucular getirilsin.
“Ergenekon diyoruz, toprak altında bir sürü silah- mühimmat buluyoruz, Cumhuriyet mitinglerine katılmayın katılırsanız, “darbeci. Ergenekoncu olursunuz” diyoruz. İnsanlar daha çok 17 Mayıs Tandoğan mitingine katılıyor.
Türkan Saylan’ın darbeci olduğunu söylüyoruz, TV’lerde canlı yayınlar falan yapıyoruz ama insanlar Saylan’ın cenaze törenine akın akın gidiyor.
Bu böyle olmaz. Acil olarak önlem almamız gerekir.”
Diyen genç olmayan sivil yapılmasını gerekenleri şöyle sıralıyor:
GENÇ OLMAYAN SİVİLLERDEN ÖNERİLER!
1- Ergenekon davası koyunları bile korkutamıyor. 17 Mayıs Tandoğan Mitingi, Türkan Saylan’ın cenaze törene bunlara kanıt. Ergenekon’dan vaz geçilmeli. Bunun yerine AKP’ye karşı olan her kurum yöneticilerine “Domuz Gribi” teşhisi konulsun. İnsanları Silivri Cezaevi yerine Ankara Devlet Hastanesi intaniye koğuşuna kapatılsın. (Bakın bakalım o zaman kitle desteği olacak mı?)
2- Tandoğan Meydanı yıkılsın yerine gökdelen yapılsın.
3- Anıtkabir’e giden bütün yollar yaya ve araç trafiğine kapatılsın.
4- Cenaze törenlerine 4 kişiden fazla kişi katılmasın.
5- Türkiye’de ABD postalı dışında postal giyilmesi yasaklansın.
6- Deniz Baykal, Süleyman Demirel, Hüsamettin Cindoruk’u kene ısırsın.
7- Tanrı Altan’ın batakhanesine fırıldak olmuş sosyalistler nasip etsin. Tanrı, Taraf’ı Oya Baydar gibi az döneklerden korusun.
8- Doğan Gurubu Aydın Engin’e Nobel ödülü vererek maaşını artırsın.
9- Ankara yerine Konya başkent yapılsın.
10- Deniz kenarlarına duvarlar örülsün, insanların denizlerle ilişkileri kesilerek AKP’ye oy vermeleri sağlansın.
11- Bülent Arınç ve Başbakan Erdoğan’a karşı çıkan Manisa ve Antalya Türk vatandaşlığından çıkarılsın.
12- AKP’ye oy vermeyen seçmenler seçim kütüklerinden silinsin.
13- Buzdolabı, Çamaşır makinesı, Çekyat alıp da AKP’ye oy vermeyen Tunceli, köy yapılarak Konya’ya bağlansın.
14- Uğur Dündar kapatılan Kanal Biz’e transfer edilsin.
15- Doğan Medya gurubuna el konularak Albayrak’lara satılsın.
16- Gecekondu evlerinde cüzzamlı hastalar bulunarak Türkan Saylan’ın kariyeri çizilsin.
17- Kazılarda, el bombası, law silahı yerine, tank, savaş gemileri ve savaş uçakları çıksın.
18- Silah, araç, gereç ve mühimmat çıkan kazılarda İstanbul 10. Noteri hazır bulunsun.
19- Deniz Feneri davasına Savcı Öz baksın.
20- Taraf Gazetesi Resmi Gazete olsun.
21- “1 Mayıs 1977’de buradan ateş edenler bulunsun” ama Marmaris ressamı Kenan Evren’e devlet itibarı devam etsin.
22- Cumhuriyet Mitinglerine katılanlar Tehcir edilsin. Nereye mi? Akdenize!!!
23- TSK tasfiye edilerek yerine korucular getirilsin.
28 Nisan 2009 Salı
AKP HÜKÜMETİ NEREYE KADAR?
Türkiye Paronaya mı görüyor?
Yandaş medya, Taraf yazarları, "86 yıllık Cumhuriyet parçalanacak korkusu neden?" diye soruyor ve bunun Paronaya olduğunu ileri sürüyor.
Gerçekten Türkiye Paronaya mı görüyor?
Uzaklara gitmeden komşularımıza, yakın ülkelere bakalım.
Yunanistan AB'ye alınarak yutulmuş. Yunanistan'da halk hareketleri artmış ve yakında AB'den çıkma eylemleri bekleniyor. Bulgaristan aynı şeklide.
Yugoslavya param parça edilmiş. Devlet başkanları emperyalist zindanlarda katledilmiş.
Avrupa’nın 4. gelişmiş ülkesi, Çekoslovakya yine ikiye bölünerek yutulmuş.
SSCB param parça edilmiş. Bir kısmı AB’ye bir kısmı ABD-Nato'ya alınmış. Halkları kurtulmaya çalışıyor.
Afganistan işgal altında. Fakat Nato Afganistan'a girdiğine bin pişman.
Pakistan Nato saldırısı ile karşı karşıya. Aynı şekilde Suriye ve İran da öyle.
Irak işgal edilmiş ve üç parça durumunda.
ABD bölgeye gelmiş elinde BOP haritası. Bu haritaya göre 26 ülkenin sınırları yeniden çiziliyor. Haritaya göre Türkiye sınırları da küçülüyor.
Bu durumda ülkesini seven yurtseverler, sosyalistler ülkenin bölünmesi riskini gündeme getirirse Paronaya mı görmüş oluyor?
Osmanlı devleti 300-400 yıl, askeri gücü olmadığı halde milyonlarca kilometrekarelik bir coğrafyayı elinde tutmayı bildi. Bunu Avrupa devletlerinin dengelerini kullanarak becerdi. Osmanlı'nın uyguladığı dış politika sayesinde Avrupa devletleri Osmanlı'yı nasıl paylaşacaklarını bilemediler.
Benzer uygulama 2. dünya savaşında da uygulandı. Tüm Avrupa, Afrika, Asya'nın bir kısmı kan içinde kalırken Türkiye kendini bu savaşın dışında tutmayı bildi.
Sonra bilindiği gibi iki kutuplu bir dünya ortaya çıktı. Türkiye bu iki kutuplu dünyada yerini ABD yanında belirledi.
Sonra SSCB ve sosyalist sistem dağıldı. Türkiye'nin yeni politikaya gereksinimi vardı. Onu da iyi kötü yürüttü.
Fakat ABD'nin içine girdiği derin ekonomik kriz ve egemenliği kaybetme riskini görmesi sonucu 11 Eylül saldırısını gerekçe göstererek eski, gönüllü sömürgeciliğini sürdüremeyeceğini anlayarak, SSCB gibi gönüllü sönümlemeyi, küresel güç olmaktan vazgeçmeyi kabul etmeyerek, "Roma İmparatorluğunun kurallarını" uygulamaya kalktı. Bu kural kısaca şuydu, "dünyanın en büyük ordusu bende. İstediğimi yaparım. Ya bendensiniz ya da düşmanımsınız" vb.
ABD bölgesel çıkarları için İsrail devleti gibi yeni devletler kurmak istiyordu. Bu devletlerden birisi büyük Kürdistan ve sonraki hedefi ise büyük Ermenistan'dı.
Türkiye Cumhuriyeti, yukarıda belirtilen deneyimler sonucu elbette kendisini koruyacaktı. Devletin, ülkenin işgali, bombalanma, binlerce ölü, yaralı ve acılara karşı refleksi ortaya çıktı.
AKP hükümeti.
11 Eylül saldırılarını gerekçe göstererek dünyaya kafa tutan ABD'ye karşı sadece ama sadece Türkiye "olmaz" dedi. Rusya, Çin, Fransa ve Almanya ve tüm diğer ülkeler ABD'nin her tür isteklerini kabul ederken, Türkiye 1 Mart Tezkeresini ret ederek dünyada ABD'ye hayır diyen tek ülke oldu.
(Bu sayede Eurovizyon'da birinci bile olduk.)
AKP, ABD'nin çıkarlarını yerine getirmek üzere hükümet yapıldı. Ecevit hükümeti paldür/küldür düşürüldü ve Irak savaşı öncesine AKP hükümeti yetiştirildi.
ABD, 1 Mart tezkeresinin geçeceğinden o kadar emindi ki, araziler satın almış/kiralamış hangar vb. inşaatlara başlamıştı. Asker dolu ABD gemileri Akdeniz'de Türkiye'ye giriş yapmak için tezkeresinin geçmesini bekliyordu.
Ne diyordu o zamanlar bizim liboşlarımız? "Devlet memurlarına maaş veremez duruma gelir, ABD askerleri gemilerde, havasız ve sıcaktan bunalıyor" vb.
1 Mart tezkeresi geçmedi, hiçbir şey de olmadı. Fakat ABD bu olaya çok kızmıştı. Ama, "kubura süpürme kullan" işine geldi ve kullanmaya devam etti. Etmesine etti de ne isterse Türkiye "olmaz" dedi. Afganistan'a, Lübnan'a, Irak'a savaşçı birlik gönderilmedi, Suriye ve İran'a karşı ABD ile işbirliği sağlanamadı.
Tüm bu süreç yaşanırken, ABD Afganistan dağlarında Taliban'a teslim olurken, Irak çöllerinde patinaj yaparken, Rusya ve Çin ekonomisini düzeltti. Güney Amerika'da ABD karşı hükümetler iktidara geldi. Süreç ABD aleyhine işlerken tüm ABD muhalefeti ülkeler konumlarını güçlendirdi. Tüm dünyada, "demokrasinin beşiği" denilen ABD'ye karşı tepkiler arttı. ABD'nin demokrasinin Ebu garip, guatemala demokrasisi olduğu ortaya çıktı.
Buna karşı bilindiği gibi ABD imaj değiştirmek zorunda kalarak, zenci Obama'yı devlet başkanı yaparak, "iyi polis" rolü oynamaya başladı.
Bu arada Türkiye ne yaptı, yerel seçimlerde AKP oylarını ciddi bir şekilde düşürerek, inişe geçirdi, "seçimle geldi, seçimle gidecek" mesajı verdi.
Sonuç olarak, "AKP hükümeti nereye kadar?" ABD'nin bölge için tehdit olmasının sona ermesine kadar mı?
Peki onlar, yani ABD/AKP ne yapıyor? Ergenekon ile gidişatı tersine çevirmeye çalışıyor. Ama sizce başarılı olabiliyorlar mı?
Tüm bu gelişmeler yaşanırken, Türkiye'nin tüm yer altı/ yer üstü zenginlikleri yerli yabancı holdinglere peşkeş çekildi. Cumhuriyet döneminin tüm kazanımları yandaşlara verildi. Kriz gerekçe gösterilerek bunalımın tüm yükü işçi, emekçi, köylü ve dar gelirlilere yüklenirken tekeller servetlerine servet katmaya devam etti.
Gelişmelere sosyalist parti ve demokratik kitle örgütleri seyirci kaldı. Eğer işçi ve emekçi çıkarlarını savunan sosyalist partiler halkın içinde yaşam alanları bulacak politikalar üretemezlerse, işçi, emekçi, dar gelirli ve köylü kesim, egemenlerin oyunlarının seyircisi olmaktan bundan sonra da kurtulamayacaklar.
Biraz komplo teorisi gibi oldu ama karar sizin.
Not: 1. dünya savaşında Osmanlının sömürgeci geleneği ne oldu? Gibi sorulara karşı ise:
Osmanlının 1. dünya savaşında Almanya yanında savaşa girmekten başka seçeneği yoktu. Yoktu çünkü İngiltere, Fransa ve Rusya zaten Osmanlıyı parçalayıp yutmaya planlamışlardı. Hiçbir şey yapmadan parçalanmak yerine savaşarak büyümeyi tercih ettiler, başaramadılar. "Savaşarak küçüldüler".
Saygılarımla…
İsmet baytak
Yandaş medya, Taraf yazarları, "86 yıllık Cumhuriyet parçalanacak korkusu neden?" diye soruyor ve bunun Paronaya olduğunu ileri sürüyor.
Gerçekten Türkiye Paronaya mı görüyor?
Uzaklara gitmeden komşularımıza, yakın ülkelere bakalım.
Yunanistan AB'ye alınarak yutulmuş. Yunanistan'da halk hareketleri artmış ve yakında AB'den çıkma eylemleri bekleniyor. Bulgaristan aynı şeklide.
Yugoslavya param parça edilmiş. Devlet başkanları emperyalist zindanlarda katledilmiş.
Avrupa’nın 4. gelişmiş ülkesi, Çekoslovakya yine ikiye bölünerek yutulmuş.
SSCB param parça edilmiş. Bir kısmı AB’ye bir kısmı ABD-Nato'ya alınmış. Halkları kurtulmaya çalışıyor.
Afganistan işgal altında. Fakat Nato Afganistan'a girdiğine bin pişman.
Pakistan Nato saldırısı ile karşı karşıya. Aynı şekilde Suriye ve İran da öyle.
Irak işgal edilmiş ve üç parça durumunda.
ABD bölgeye gelmiş elinde BOP haritası. Bu haritaya göre 26 ülkenin sınırları yeniden çiziliyor. Haritaya göre Türkiye sınırları da küçülüyor.
Bu durumda ülkesini seven yurtseverler, sosyalistler ülkenin bölünmesi riskini gündeme getirirse Paronaya mı görmüş oluyor?
Osmanlı devleti 300-400 yıl, askeri gücü olmadığı halde milyonlarca kilometrekarelik bir coğrafyayı elinde tutmayı bildi. Bunu Avrupa devletlerinin dengelerini kullanarak becerdi. Osmanlı'nın uyguladığı dış politika sayesinde Avrupa devletleri Osmanlı'yı nasıl paylaşacaklarını bilemediler.
Benzer uygulama 2. dünya savaşında da uygulandı. Tüm Avrupa, Afrika, Asya'nın bir kısmı kan içinde kalırken Türkiye kendini bu savaşın dışında tutmayı bildi.
Sonra bilindiği gibi iki kutuplu bir dünya ortaya çıktı. Türkiye bu iki kutuplu dünyada yerini ABD yanında belirledi.
Sonra SSCB ve sosyalist sistem dağıldı. Türkiye'nin yeni politikaya gereksinimi vardı. Onu da iyi kötü yürüttü.
Fakat ABD'nin içine girdiği derin ekonomik kriz ve egemenliği kaybetme riskini görmesi sonucu 11 Eylül saldırısını gerekçe göstererek eski, gönüllü sömürgeciliğini sürdüremeyeceğini anlayarak, SSCB gibi gönüllü sönümlemeyi, küresel güç olmaktan vazgeçmeyi kabul etmeyerek, "Roma İmparatorluğunun kurallarını" uygulamaya kalktı. Bu kural kısaca şuydu, "dünyanın en büyük ordusu bende. İstediğimi yaparım. Ya bendensiniz ya da düşmanımsınız" vb.
ABD bölgesel çıkarları için İsrail devleti gibi yeni devletler kurmak istiyordu. Bu devletlerden birisi büyük Kürdistan ve sonraki hedefi ise büyük Ermenistan'dı.
Türkiye Cumhuriyeti, yukarıda belirtilen deneyimler sonucu elbette kendisini koruyacaktı. Devletin, ülkenin işgali, bombalanma, binlerce ölü, yaralı ve acılara karşı refleksi ortaya çıktı.
AKP hükümeti.
11 Eylül saldırılarını gerekçe göstererek dünyaya kafa tutan ABD'ye karşı sadece ama sadece Türkiye "olmaz" dedi. Rusya, Çin, Fransa ve Almanya ve tüm diğer ülkeler ABD'nin her tür isteklerini kabul ederken, Türkiye 1 Mart Tezkeresini ret ederek dünyada ABD'ye hayır diyen tek ülke oldu.
(Bu sayede Eurovizyon'da birinci bile olduk.)
AKP, ABD'nin çıkarlarını yerine getirmek üzere hükümet yapıldı. Ecevit hükümeti paldür/küldür düşürüldü ve Irak savaşı öncesine AKP hükümeti yetiştirildi.
ABD, 1 Mart tezkeresinin geçeceğinden o kadar emindi ki, araziler satın almış/kiralamış hangar vb. inşaatlara başlamıştı. Asker dolu ABD gemileri Akdeniz'de Türkiye'ye giriş yapmak için tezkeresinin geçmesini bekliyordu.
Ne diyordu o zamanlar bizim liboşlarımız? "Devlet memurlarına maaş veremez duruma gelir, ABD askerleri gemilerde, havasız ve sıcaktan bunalıyor" vb.
1 Mart tezkeresi geçmedi, hiçbir şey de olmadı. Fakat ABD bu olaya çok kızmıştı. Ama, "kubura süpürme kullan" işine geldi ve kullanmaya devam etti. Etmesine etti de ne isterse Türkiye "olmaz" dedi. Afganistan'a, Lübnan'a, Irak'a savaşçı birlik gönderilmedi, Suriye ve İran'a karşı ABD ile işbirliği sağlanamadı.
Tüm bu süreç yaşanırken, ABD Afganistan dağlarında Taliban'a teslim olurken, Irak çöllerinde patinaj yaparken, Rusya ve Çin ekonomisini düzeltti. Güney Amerika'da ABD karşı hükümetler iktidara geldi. Süreç ABD aleyhine işlerken tüm ABD muhalefeti ülkeler konumlarını güçlendirdi. Tüm dünyada, "demokrasinin beşiği" denilen ABD'ye karşı tepkiler arttı. ABD'nin demokrasinin Ebu garip, guatemala demokrasisi olduğu ortaya çıktı.
Buna karşı bilindiği gibi ABD imaj değiştirmek zorunda kalarak, zenci Obama'yı devlet başkanı yaparak, "iyi polis" rolü oynamaya başladı.
Bu arada Türkiye ne yaptı, yerel seçimlerde AKP oylarını ciddi bir şekilde düşürerek, inişe geçirdi, "seçimle geldi, seçimle gidecek" mesajı verdi.
Sonuç olarak, "AKP hükümeti nereye kadar?" ABD'nin bölge için tehdit olmasının sona ermesine kadar mı?
Peki onlar, yani ABD/AKP ne yapıyor? Ergenekon ile gidişatı tersine çevirmeye çalışıyor. Ama sizce başarılı olabiliyorlar mı?
Tüm bu gelişmeler yaşanırken, Türkiye'nin tüm yer altı/ yer üstü zenginlikleri yerli yabancı holdinglere peşkeş çekildi. Cumhuriyet döneminin tüm kazanımları yandaşlara verildi. Kriz gerekçe gösterilerek bunalımın tüm yükü işçi, emekçi, köylü ve dar gelirlilere yüklenirken tekeller servetlerine servet katmaya devam etti.
Gelişmelere sosyalist parti ve demokratik kitle örgütleri seyirci kaldı. Eğer işçi ve emekçi çıkarlarını savunan sosyalist partiler halkın içinde yaşam alanları bulacak politikalar üretemezlerse, işçi, emekçi, dar gelirli ve köylü kesim, egemenlerin oyunlarının seyircisi olmaktan bundan sonra da kurtulamayacaklar.
Biraz komplo teorisi gibi oldu ama karar sizin.
Not: 1. dünya savaşında Osmanlının sömürgeci geleneği ne oldu? Gibi sorulara karşı ise:
Osmanlının 1. dünya savaşında Almanya yanında savaşa girmekten başka seçeneği yoktu. Yoktu çünkü İngiltere, Fransa ve Rusya zaten Osmanlıyı parçalayıp yutmaya planlamışlardı. Hiçbir şey yapmadan parçalanmak yerine savaşarak büyümeyi tercih ettiler, başaramadılar. "Savaşarak küçüldüler".
Saygılarımla…
İsmet baytak
20 Nisan 2009 Pazartesi
"Gerçek Ergenekon Geyikleri"
Aynı örgüt üyeleri!
Darbe tezgahı içinde olmak ile suçlanan ve hasta olduğu için gözaltına alınmayıp evi aranan Türkan Saylan, aynı zamanda türbanlı kız öğrencilere, hatta annesi bile türbanlı olanlara burs vermediği gerekçesiyle yandaş medya tarafından suçlanıyor.
Danıştay saldırısı davası Ergenekon ile birleştirilmesine karar verildi. Sanık Alparslan Arslan'ın duruşmada, 'Başörtüsünü yargılayanı keserim lan!' dedi.
Şimdi buyurun Saylan ile Arslan'ın aynı örgüt üyesi olarak yan yana yerleştirin bakalım? Ama ne bizi ne de, Arslan ve Saylan'ı aptal yerine koymadan!
Her tür darbe kötüdür!
Ordu yönetime el koysa,
Meclisi fesh etse fakat AKP hükümetinin devamını istese, Cumhuriyet mitingleri başta olmak üzüre tüm mitingler, 1 Mayıs dahil, her grev vb. hak aramalar yasaklasa.
Tüm üniversiteler başta olmak üzere her tür resmi kurumlarda türban serbest bırakılsa, Gülen Türkiye'ye davet edilerek Halife ilan edilse.
Tüm sosyalist örgütler, sendikalar, ADD, ÇYDD, TMMOB, CHP vb. örgütler yasadışı ilan edilerek üyeleri "yasa dışı örgüte üye olmak" suçlamasıyla içeri atılsa.
Şimdiki darbe karşıtları acaba ne der?
Örneğin Gülen, "ben darbelerle halife olmam" der mi? Yoksa, "Türkiye'deki 84 yıllık zulüm düzeni sona erdi. Artık Müslümanlar özgürlüğüne kavuştu" mu der?
Darbeye karşı çıkan türbanlı üniversite öğrencileri başlarındaki türbanı atarak darbeyi protesto mu eder yoksa üniversitelere türbansız giren kızların saçlarını mı yolmak ister?
Peki basın ne der? Karşı mı çıkar yoksa, "nerede kaldınız paşam mı?" der.
Ya liberal "aydınlarımız" ne der?
Buyurun kararı siz verin.
Hukuka saygılı olmak:
Ergenekon davasında AKP ne diyor? "Hukuka saygılı olmak lazım"
Peki o zaman, Akın İpek'in ortak olduğu Bergama, Ovacık Altın Madeninde neden mahkeme kararları, Danıştay kararı uygulanmıyor? Bu hukuk başka hukuk mu?
Kimler gözaltına alınmalı?
Ergenekon'un 12. dalgası sonrası yandaş medya köşe yazarlarında bir parçalanma yaşandı. Yandaş bir çok yazar, Türkan Saylan'ın evini aranmasını Ergenekon soruşturmasının sulandırılması olarak değerlendirdi.
Şimdi ne yapmak lazım mış?
Yandaş köşe yazarları kimin gözaltına alınacağını yazarsa onları göz altına almak lazımmış. Yoksa Taraflı Altan gibi ABD ajanı bile ilan edebilirsiniz.
Şok şok haber:
ÇYDD'nin burs verdiği en az on kişinin AKP listelerinden 29 Mart yerel seçimlerinde aday olduğu ortaya çıktı. Yüksek Seçim, İl Seçim ve İlçe Seçim kurullarının belgeleri ile kanıtlanan bu duruma göre ÇYDD'nin, yerel yönetimler için AKP'ye kadro yetiştirdiği kanıtlandı!!!
İki soru:
1- Hiç kimse "kırk katır mı, Kırk satır mı?" sorusu ile karşı karşıya kalmak istemez. Ama ya peki kalırsa!
Soru şu, "siz Şah döneminin baskıcı, faşizan rejimi ile mi, yoksa şimdiki mollalar İran'ın da mı yaşamak isterdiniz?"
2- benim savunduğum siyasi düşünce hiç hükümet, hükümet ortağı olmadı. Bırakın bunları TİP hariç meclise bile giremedi.
Fakat biz örneğin her yaptığımız mitingde, "hükümet istifa" gibi sloganlar attık, devrim filan yapmaya kalktık. Bu durumda biz meşru hükümeti devirmek amacıyla darbeci, yasadışı bir örgüte mi hizmet etmiş olduk?
Darbe tezgahı içinde olmak ile suçlanan ve hasta olduğu için gözaltına alınmayıp evi aranan Türkan Saylan, aynı zamanda türbanlı kız öğrencilere, hatta annesi bile türbanlı olanlara burs vermediği gerekçesiyle yandaş medya tarafından suçlanıyor.
Danıştay saldırısı davası Ergenekon ile birleştirilmesine karar verildi. Sanık Alparslan Arslan'ın duruşmada, 'Başörtüsünü yargılayanı keserim lan!' dedi.
Şimdi buyurun Saylan ile Arslan'ın aynı örgüt üyesi olarak yan yana yerleştirin bakalım? Ama ne bizi ne de, Arslan ve Saylan'ı aptal yerine koymadan!
Her tür darbe kötüdür!
Ordu yönetime el koysa,
Meclisi fesh etse fakat AKP hükümetinin devamını istese, Cumhuriyet mitingleri başta olmak üzüre tüm mitingler, 1 Mayıs dahil, her grev vb. hak aramalar yasaklasa.
Tüm üniversiteler başta olmak üzere her tür resmi kurumlarda türban serbest bırakılsa, Gülen Türkiye'ye davet edilerek Halife ilan edilse.
Tüm sosyalist örgütler, sendikalar, ADD, ÇYDD, TMMOB, CHP vb. örgütler yasadışı ilan edilerek üyeleri "yasa dışı örgüte üye olmak" suçlamasıyla içeri atılsa.
Şimdiki darbe karşıtları acaba ne der?
Örneğin Gülen, "ben darbelerle halife olmam" der mi? Yoksa, "Türkiye'deki 84 yıllık zulüm düzeni sona erdi. Artık Müslümanlar özgürlüğüne kavuştu" mu der?
Darbeye karşı çıkan türbanlı üniversite öğrencileri başlarındaki türbanı atarak darbeyi protesto mu eder yoksa üniversitelere türbansız giren kızların saçlarını mı yolmak ister?
Peki basın ne der? Karşı mı çıkar yoksa, "nerede kaldınız paşam mı?" der.
Ya liberal "aydınlarımız" ne der?
Buyurun kararı siz verin.
Hukuka saygılı olmak:
Ergenekon davasında AKP ne diyor? "Hukuka saygılı olmak lazım"
Peki o zaman, Akın İpek'in ortak olduğu Bergama, Ovacık Altın Madeninde neden mahkeme kararları, Danıştay kararı uygulanmıyor? Bu hukuk başka hukuk mu?
Kimler gözaltına alınmalı?
Ergenekon'un 12. dalgası sonrası yandaş medya köşe yazarlarında bir parçalanma yaşandı. Yandaş bir çok yazar, Türkan Saylan'ın evini aranmasını Ergenekon soruşturmasının sulandırılması olarak değerlendirdi.
Şimdi ne yapmak lazım mış?
Yandaş köşe yazarları kimin gözaltına alınacağını yazarsa onları göz altına almak lazımmış. Yoksa Taraflı Altan gibi ABD ajanı bile ilan edebilirsiniz.
Şok şok haber:
ÇYDD'nin burs verdiği en az on kişinin AKP listelerinden 29 Mart yerel seçimlerinde aday olduğu ortaya çıktı. Yüksek Seçim, İl Seçim ve İlçe Seçim kurullarının belgeleri ile kanıtlanan bu duruma göre ÇYDD'nin, yerel yönetimler için AKP'ye kadro yetiştirdiği kanıtlandı!!!
İki soru:
1- Hiç kimse "kırk katır mı, Kırk satır mı?" sorusu ile karşı karşıya kalmak istemez. Ama ya peki kalırsa!
Soru şu, "siz Şah döneminin baskıcı, faşizan rejimi ile mi, yoksa şimdiki mollalar İran'ın da mı yaşamak isterdiniz?"
2- benim savunduğum siyasi düşünce hiç hükümet, hükümet ortağı olmadı. Bırakın bunları TİP hariç meclise bile giremedi.
Fakat biz örneğin her yaptığımız mitingde, "hükümet istifa" gibi sloganlar attık, devrim filan yapmaya kalktık. Bu durumda biz meşru hükümeti devirmek amacıyla darbeci, yasadışı bir örgüte mi hizmet etmiş olduk?
13 Nisan 2009 Pazartesi
“Faşizme Geçit Yok”
Erdoğan hükümeti, yerel seçimde, %47 ve üzerinde bir oy almayı hedefledi. Bunun için, her tür devlet olanakları kullandı. Kömür, yardım paketlerinin üstüne, beyaz eşya filan da dağıttı.
Eğer AKP hükümeti %47 ve üzerinde oy almış olsaydı, başta anayasa değiştirilerek, ılımlı islama giden yol açılmış olacak ve AKP hükümeti yeni anayasa ile birlikte kalıcılaşacaktı.
Fakat her şeye karşın, her tür yardım, vaat ve tehditlere karşın AKP ciddi biçimde oy kaybetti. Artık AKP’nin anayasayı değiştirmek, ılımlı islama geçmek için halk desteğinin olmadığı ortaya çıktı.
Cumhuriyet tarihinde, haklı/haksız hiçbir hükümet Ergenekon kapsamında böylesi, ülkenin proflarını, ordu komutanını, üst düzey subaylarını, aydınını, gazetecisini vb. göz altına almamıştı. Gerekçesi ne olursa olsun, hiçbir hükümet dengelerle böyle oynamamıştı.
AKP hükümeti bu dengeleri bozdu. Fakat kendileri de iyi biliyor ki hükümetten düştükleri anda, yaptıklarının faturasının kendilerine kesilecek. 29 mart yerel seçimlerine kadar AKP hükümetinin oyları sürekli arttı. Fakat yerel seçimler sonrası kan kaybeden AKP bir sonraki genel seçimlerde iktidardan düşme kabusları görmeye başladı.
İşte 12. dalgayı böyle değerlendirmek gerekiyor. İktidardan giderlerse sonlarının karanlık olduğunu düşündükleri için iktidardan düşmemenin hesapları yapılıyor. Ya bir genel seçim olmayacak, ya genel seçimlere girecek başka parti olmayacak ya da sonuçlar ne olursa olsun yani halk kime oy verirse versin AKP tek başına iktidar olacak oyu almış olacak.
Anti demokratik yönetimler sadece bize özgü değil elbette:
Tarihte Almanya’dan ünlü sözler;
“İlk önce komünistleri götürdüler, karşı koymadım, ağzımı açmadım, çünkü ben komünist değildim. Sonra sosyal demokratları götürdüler. Ona da ağzımı açmadım, çünkü ben sosyal demokrat da değildim. Daha sonra Yahudileri alıp götürdüler. Yine bir şey söylemedim, ağzımı açmadım, çünkü ben Yahudi de değildim. Bir gün Çingeneleri götürdüler. Yine ağzımı açmadım, çünkü ben Çingene de değildim. Sonra liberalleri alıp götürdüler, hiçbir şey söylemedim, çünkü ben liberal de değildim. Ve bir gün beni almaya geldiler. Hiç kimse karşı koymadı. Çünkü ağzını açacak, karşı koyacak hiç kimse kalmamıştı.”(Bu sözler, ALMANYA’da bir baskı ve korku döneminin, herkesin gözü önünde, nasıl yavaş yavaş oluşturulduğunu, olağanüstü biçimde anlatıyor. Toplama kampından kurtulan bir profesör ya da bir kilise temsilcisi tarafından söylendiği ileri sürülüyor.)
Türkiye’de ise komünistlerden başlamadılar, belki onları yeteri kadar tehdit unsuru görmüyorlar, Atatürkçülerden başladılar. Yani iktidarlar için en tehlikeli olan aktif kitleden, Cumhuriyet Mitingleri düzenleyicilerinden yani.
Laikler bittiği zaman sıra komünistlere, liberallere filan gelecek o zaman onların hakkını savunan kimse kalmayacak.
Türkiye’de komünist ve sosyalist partiler ne yapıyor? Sadece ve sadece izliyorlar. Neyi? Sanırım sıranın kendilerine gelmesini.
Peki sendikalar ne yapıyor, aynı akşam itibari ile, DİSK, KESK, HAK-İŞ 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağını tartışıyor.
Aslında eğer kitle ezdirmeyecekse Taksim’de kutlansın, ama kitle ezdirilip katılımın düşmesi isteniyorsa, geçen yıl gibi, buyurun Taksim’e.
Hiçbir örgüt kitlesini ezdirmez, yerlerde süründürmez. Ama onlar gerçekten de bağımsız birer örgütse.
13. dalga yolda!!!
Yandaş medya 13. dalganın siyasilere yöneleceğini işaret ediyor. TBMM çatısı altında, dokunulmazlık zırhı altında olduklarını sananlar rüya görmesin, bir gece oylamasında dokunulmazlar kalkar ve kapıdaki güvenlik güçleri onları yaka paça götürür. (neymiş Anayasa Mahkemesine giderlermiş, giderler belki de ama önce başka yere giderler)
Darbelerden medet umanlar derin uykularından uyansın, Almanya’da Naziler iktidara geldiğinde ordu nazi partisinin en büyük destekçisi olmuştu. Yapılacak tek şey, Cumhuriyet Mitinglerini yeniden örgütlemektir.
Yerel seçimlerden yeni çıkmış Türk halkı oldukça aktiftir ve morali yüksektir. CHP istediği anda milyonluk mitingler yapabilecek durumdadır. Ama CHP Genel Başkanı Baykal olduğu sürece bu da bir hayal olmaktan öteye geçemeyecektir.
Haydi, komünist, sosyalist partiler, haydi sendikalar, sivil toplum örgütleri Ergenekon yanlısı suçlamasından korkmadan, “Faşizme Geçit Yok” sloganları ile alanlara!
Soru:
Biz 29 mart yerel seçimlerinde, son olarak mı oylarımızı kullandık yoksa sondan bir önceki mi???
Saygılarımla…
İsmet Baytak
Eğer AKP hükümeti %47 ve üzerinde oy almış olsaydı, başta anayasa değiştirilerek, ılımlı islama giden yol açılmış olacak ve AKP hükümeti yeni anayasa ile birlikte kalıcılaşacaktı.
Fakat her şeye karşın, her tür yardım, vaat ve tehditlere karşın AKP ciddi biçimde oy kaybetti. Artık AKP’nin anayasayı değiştirmek, ılımlı islama geçmek için halk desteğinin olmadığı ortaya çıktı.
Cumhuriyet tarihinde, haklı/haksız hiçbir hükümet Ergenekon kapsamında böylesi, ülkenin proflarını, ordu komutanını, üst düzey subaylarını, aydınını, gazetecisini vb. göz altına almamıştı. Gerekçesi ne olursa olsun, hiçbir hükümet dengelerle böyle oynamamıştı.
AKP hükümeti bu dengeleri bozdu. Fakat kendileri de iyi biliyor ki hükümetten düştükleri anda, yaptıklarının faturasının kendilerine kesilecek. 29 mart yerel seçimlerine kadar AKP hükümetinin oyları sürekli arttı. Fakat yerel seçimler sonrası kan kaybeden AKP bir sonraki genel seçimlerde iktidardan düşme kabusları görmeye başladı.
İşte 12. dalgayı böyle değerlendirmek gerekiyor. İktidardan giderlerse sonlarının karanlık olduğunu düşündükleri için iktidardan düşmemenin hesapları yapılıyor. Ya bir genel seçim olmayacak, ya genel seçimlere girecek başka parti olmayacak ya da sonuçlar ne olursa olsun yani halk kime oy verirse versin AKP tek başına iktidar olacak oyu almış olacak.
Anti demokratik yönetimler sadece bize özgü değil elbette:
Tarihte Almanya’dan ünlü sözler;
“İlk önce komünistleri götürdüler, karşı koymadım, ağzımı açmadım, çünkü ben komünist değildim. Sonra sosyal demokratları götürdüler. Ona da ağzımı açmadım, çünkü ben sosyal demokrat da değildim. Daha sonra Yahudileri alıp götürdüler. Yine bir şey söylemedim, ağzımı açmadım, çünkü ben Yahudi de değildim. Bir gün Çingeneleri götürdüler. Yine ağzımı açmadım, çünkü ben Çingene de değildim. Sonra liberalleri alıp götürdüler, hiçbir şey söylemedim, çünkü ben liberal de değildim. Ve bir gün beni almaya geldiler. Hiç kimse karşı koymadı. Çünkü ağzını açacak, karşı koyacak hiç kimse kalmamıştı.”(Bu sözler, ALMANYA’da bir baskı ve korku döneminin, herkesin gözü önünde, nasıl yavaş yavaş oluşturulduğunu, olağanüstü biçimde anlatıyor. Toplama kampından kurtulan bir profesör ya da bir kilise temsilcisi tarafından söylendiği ileri sürülüyor.)
Türkiye’de ise komünistlerden başlamadılar, belki onları yeteri kadar tehdit unsuru görmüyorlar, Atatürkçülerden başladılar. Yani iktidarlar için en tehlikeli olan aktif kitleden, Cumhuriyet Mitingleri düzenleyicilerinden yani.
Laikler bittiği zaman sıra komünistlere, liberallere filan gelecek o zaman onların hakkını savunan kimse kalmayacak.
Türkiye’de komünist ve sosyalist partiler ne yapıyor? Sadece ve sadece izliyorlar. Neyi? Sanırım sıranın kendilerine gelmesini.
Peki sendikalar ne yapıyor, aynı akşam itibari ile, DİSK, KESK, HAK-İŞ 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağını tartışıyor.
Aslında eğer kitle ezdirmeyecekse Taksim’de kutlansın, ama kitle ezdirilip katılımın düşmesi isteniyorsa, geçen yıl gibi, buyurun Taksim’e.
Hiçbir örgüt kitlesini ezdirmez, yerlerde süründürmez. Ama onlar gerçekten de bağımsız birer örgütse.
13. dalga yolda!!!
Yandaş medya 13. dalganın siyasilere yöneleceğini işaret ediyor. TBMM çatısı altında, dokunulmazlık zırhı altında olduklarını sananlar rüya görmesin, bir gece oylamasında dokunulmazlar kalkar ve kapıdaki güvenlik güçleri onları yaka paça götürür. (neymiş Anayasa Mahkemesine giderlermiş, giderler belki de ama önce başka yere giderler)
Darbelerden medet umanlar derin uykularından uyansın, Almanya’da Naziler iktidara geldiğinde ordu nazi partisinin en büyük destekçisi olmuştu. Yapılacak tek şey, Cumhuriyet Mitinglerini yeniden örgütlemektir.
Yerel seçimlerden yeni çıkmış Türk halkı oldukça aktiftir ve morali yüksektir. CHP istediği anda milyonluk mitingler yapabilecek durumdadır. Ama CHP Genel Başkanı Baykal olduğu sürece bu da bir hayal olmaktan öteye geçemeyecektir.
Haydi, komünist, sosyalist partiler, haydi sendikalar, sivil toplum örgütleri Ergenekon yanlısı suçlamasından korkmadan, “Faşizme Geçit Yok” sloganları ile alanlara!
Soru:
Biz 29 mart yerel seçimlerinde, son olarak mı oylarımızı kullandık yoksa sondan bir önceki mi???
Saygılarımla…
İsmet Baytak
09 Nisan 2009 Perşembe
“Gerçek Darbe Günlükleri -I-"
Biz karar vermişsiz iktidara el koyacağız devrim yapacağız yani. Halkın oyları ile seçmiş olduğu “demokratik/meşru” hükümeti devirerek yönetime el koyacağız. Hangi iktidar devireceksiniz derseniz? CHP ve MC hükümetlerini. Tabi o zaman şimdiki gibi yalaka liberallerimiz, dönek Marksistlerimiz olmadığı için kimse bizi darbeci olarak suçlamıyor. Göğsümüzü gere gere dolaşıyoruz, “devrimciyiz” diyerek.
“Bunun için, ulusal demokratik güçlerin güç ve eylem birliği gereklidir” diyor Baydar ve Engin. Biz de Ulusal Demokratik Cephe’yi kurmaya çalışıyoruz. “Yaşasın UDC” filan diyoruz. Sapına kadar ulusalcıyız, sapına kadar sosyalistiz yani…
Bize ne gerekli biliyoruz, aktif kitlenin çoğunluğu. Biz de oldukça aktifiz yani.
Oya Baydar ve Aydın Engin diyor ki; “önemli olan aktif kitledir, bu ülke nüfusunun yüzde beşi bile olabilir, aktif kitleyi kazandığınız zaman siyasi iktidarı ele geçirebilirsiniz. Seçimler bir burjuvazi kandırmacasıdır. Halkımız, burjuvazinin iletişim araçları, medya olanakları ile yanlış bilgilendirilmekte ve işçi sınıfının kendi sınıf çıkarlarını görmesini engellemektedir. İşçi sınıfı iktidarı ele geçirip proletarya diktatoryasını kurduktan sonra halkın gerçek çıkarlarını savunacak ve komünizmde gerçek halk demokrasisi gerçekleşecektir”
Şimdi siz diyeceksiniz ki; “Oya Baydar ve Aydın Engin bunları savunmuyor ki?” doğrudur şimdiki Baydar ve Engin tam tersini savunuyor. Ama siz bunlara inanmayanı bunlar, çakma, Oya Baydar çakma, Aydın Engin çakma. (sahte yani)
Hani Aziz Nesin vardı. Ateistti. Bir gazeteci ona sormuştu; “peki şimdi siz ateistsiniz fakat daha ileriki yaşlarda dine dönerseniz ne olacak?” Nesin bu soruya, “ben şimdi aklım başımda iken konuşuyorum. Yaşlandığım zaman farklı konuşursam bilin ki kafayı kırmışım, o zaman beni ciddiye almayın” demişti.
Baydar’ı da Engin’i de böyle değerlendirin işte.
Biz şimdi halkı bilinçlendirip, aktif kitlenin çoğunluğunu sağlayacağız. Bunun için propaganda çalışmalarımızı hızlandırıyoruz. En iyi propaganda çalışması, bildiri, korsan miting, legal miting, afişler filan. Fakat 1980 öncesi öyle billboardlar filan yok. İnşaatlar var onların etrafını çeviren tahta çitler, elektrik direkleri veya düz olan ne varsa oralara afişlerimizi yapıştırıyoruz. “İleri Demokratik Bir Düzen”, “Yaşasın sosyalizm”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi” filan.
Ama öyle propaganda yapmak kolay değil. Emniyet izin vermediği için gece afişlemeye çıkıyorsunuz her tarafı afişlerle donatıyorsunuz. Sabah kalkınca bir bakıyorsunuz ki sizin afişlerin üstünü bir başka siyasi örgüt veya ticari bir firma reklam amacı ile örtmüş. O zaman ne yapmak lazım? Afişleri korumak. Afişleri yapıştıranlar gidiyor bu sefer koruma birlikleri geliyor afişlerin üstüne başkalarının afiş asmasını engelliyor.
Öyle halkı bilinçlendirip, aktif kitlenin çoğunluğunu sağlamak o kadar kolay değil yani!
Şimdi biz aktif kitlenin çoğunluğunu kazanmaya çalışırken, bunda da yol alırken bir de baktık birileri bizden önce iktidarı ele geçirmek istiyor. Adamlar alenen darbe yapacaklar. Hem de öyle aktif kitlenin çoğunluğunu filan sağlamadan. Emir komuta içinde ordu marifeti ile darbe yapacak. İş sakat yani.
Biz, “İleri demokratik Düzen”den filan vazgeçip var olanı korumaya çalışıyoruz. “Faşizme Geçit Yok” falan diyoruz ama bizi dinleyen kim! Hani şimdi demokrasini erdemi üzerine, en kötü demokrasi en iyi darbeden iyidir filan diyenler, darbelerin ne kadar kötü olduğu üzerine yazılar yazanlar var ya, şimdiki medyada köşe başlarını tutanlar hepsi olmuş darbeci.
MHP’liler, ÜGD’liler açıkça yazamadıklarını kimsenin göremeyeceği hela kapılarına, “bir gece ansızın gelebiliriz” yazıları yazıyorlar.
Bizim solcu arkadaşlarda kuyruğu dik tutmak adına, bu yazıların altına, “sakın geç kalma erken gel” yazılarını yazınca darbeciler de erkenden geldiler.
Türkiye 12 Eylül sabahı kapkaranlık uyandı. Ülkemize “demokrasi” gelmişti yani! Şimdiki Irak’a gelen demokrasi gibi. ‘Our Boys’lar başarmıştı yani…
Herkes karanlık uyandı da biz daha karanlığın, “demokrasi”nin farkında değiliz. 10 Eylül 1920 yılında kurulan TKP’nin kuruluş yıldönümü ile ilgili afişleri yapıştıracağız. Banyoda tutkalları hazırladık, afişleri paylaştık filan. Saat 06.30 gibi binadan çıktık. Çıktık çıkmasına da daha köşeye gelince bir baktık askerler devriye geziyor. Onlara görünmeden hemen geriye döndük.
Ülkeyi “demokrasi” geldiğinin farkında değiliz hala. Daha önce de zaman zaman askerler geliyor ana caddede böyle devriye geziyorlardı.
Hatta iyi anımsıyorum, bizim komşumun 3 tane çocuğu vardı, iki kız bir oğlan en büyük kız lise bire diğerleri ortaokula gidiyorlardı. 3’ü de İLD’ye üye olacaklardı ama yaşları tutmuyordu. Neyse, bir gün bunlar tutmuş bir şeyi protesto etmeye kalkmışlardı.
Şimdiki söz konusu olan ana yola çıkmışlar, bir tane teneke çay kutusunu sarmışlar, bomba süsü falan vermişlerdi. Bir tane de otomobil lastiğini yuvarlaya yuvarlaya getirdiler. Sahte bombayı yolun bir tarafına koydular. Yolun öbür tarafına da otomobil lastiğini. Biri kibrit çaktı lastik tutuştu. Birisi de havaya uçtu uçtu attı. Ana yoldan geçen araçlar lastik ile sahte bomba arasından filan geçiyorlar ama trafikte oldukça sıkıştı yani. Neyse bizim üç genç (çocuk yani) slogan filan da atarak kaçtılar, gittiler. Lastik bir yandan yanıyor, bir yanda sahte bomba duruyor, araçlar ikisinin arasından geçiyor. Derken iki cemse asker geldi. Askerler sağda solda mevzi aldılar, devriye geziyorlar.
Askerlerin başındaki komutan önce “bomba”ya gitti. Bir baktı bir boka benzetemedi herhalde bir tekme vurdu. Teneke çay kutusu fırladı kaldırıma gitti. Ama öbür tarafta lastik yanmaya devam ediyor. Tuttu aldı onu çöp varilinin içine atıp kapağını kapattı. Yol tamamen açılmıştı. Komutan biraz bekledi sonra tuttu çöpün kapağını açtı. Kapağı açmakla birlikte komutanın yüzü başta olmak üzere kapkara bir duman etrafı kapladı. Küfür eden komutan kapağı tekrar kapattı. Bu durum bir kaç kez tekrarlandı.
Ertesi gün o eylem yapan orta okul öğrencisi olan erkek çocuğu gördüm, “her ikisi”, “her ikisi” diyerek misket oynuyordu.
Neyse, biz yine böyle bir eylem oldu asker geldi sandık, bekliyoruz gitsinler de biz de afişlerimizi yapıştıralım. Bizim balkondan görülüyor, ara sıra bakıyoruz askerler gitmemiş.
Bizim İbo, erken kalktığı için uykusunu alamamış, tuttu, “ben uyuyorum askerler gidince beni kaldırın” dedi. Vurdu kafayı uyudu.
İbo’nun da evde bir arkadaşı var, siyasi filan değil, tesadüfen o gece bizde kalıyor, Sadi. Baktık Sadi bizim İbo’yu uyandırmaya çalışıyor, “kalk İbo kalk” diyor, “kalk devrim oldu” diyor. İbo başını kaldırıyor, “ne devrimi” lan diyor, “bizden habersiz devrim olur mu?” diyor. Sadi, “valla oldu, valla” diyor.
Meğerse o gün ülkeye “demokrasi” geldiği için sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. Bizim evde TV ve radyo olmadığı için bizim haberimiz yok. Sadi balkondan etrafı seyrederken bir çocuk görmüş sokakta geziyor, karşı balkondan bir kadın, “oğlum ihtilal oldu, sokağa çıkma yasağı var, evine git, askerlere seni yakalar, götürür” deyince bizim Sadi’de sanmış devrim oldu.
Neyse sonuçta ülkeye “demokrasi” geldiğini anladık. Hemen önce tutkallar döküldü sonra da termesifonda afişler yakılmaya başlandı. Ama biz de afiş çok yak yak bitmiyor. Bizim termesifon oldu ateş gibi. Sular da kesik. Bereket küvette su var. Başladık küvetteki suyu termesifonun üstüne dökerek onu soğutmaya çalışıyoruz. Bir yandan da afişleri yakmaya devam ediyoruz. Neyse sonuçta hepsini yaktık. Sonra sıra geldi evdeki kitap, dergi, broşür, bildiri filan ne varsa.
Epey yorulmuştuk ama “demokrasi”ye zararlı ne varsa imha etmeyi başarmıştık.
Sonra aklımıza geldi sokaklarda ne var diye bir bakalım dedik. Balkona çıktık, bir baktık sıcak 12 Eylül günü olmuş Ocak-Şubat ayı gibi, Ankara’nın üstünde kapkara bir bulut. Kış değil kıyamet değil, bu pis hava nereden geldi merak ettik. Meğerse her ev yakacak bir şeyler bulmuş, sobaları, kaloriferleri harıl harıl yanıyor, her evin bacası tütüyor yani. O gün tüm Ankara “demokrasi”ye zararlı her şeyden kurtulmuş oldu, Ankara artık “özgürleşmişti”!
Ama dedik, ülkede demokrasi güçleri var, medya var. Onlar, bu meşru hükümete karşı yapılan darbeye karşı çıkarlar. Gazeteleri aldık bir baktık, hepsi esas duruşa geçmiş, “emredin komutanım” diyor.
Şimdi neymiş, “Doğan Medya gurubunun bu tavrı varken darbe yapılamazmış” zavallılarım benim. Bir darbe olsa Doğan Medyanın atacağı manşeti ben size söyleyeyim, “Nerede kaldınız Paşam?”.
Şimdi bazıları diyor ki, “artık sadece TRT yok ülkenin her tarafında medya var, bunları nasıl kontrol edebilirler”
Açıklayayım…
Biz gazeteyi pazartesi günleri çıkarıyoruz. Bir gün bir baktım kapıda iki tane inzibat, kolluklu, görevli filan. Eyvah dedim boku yedik, darbe mi oldu ne? Bizi götürecekler galiba. Ama yine de bozuntuya vermiyoruz. İnzibat, “gazeteden bir tane almaya geldim” dedi. Rahatlamıştık. Neyse, gazeteyi haftalık çıkarıyoruz, her hafta pazartesi günleri iki inzibat geliyor bir adet gazete alıyor gidiyor. Götürülme tehdidi yok ya biraz diklenelim dedim, “kim istiyor bu gazeteyi?”. “Garnizon komutanı albayım” dedi. Bir süre daha geçti, ben biraz daha dikleniyorum, gazete filan vermemeye kararlıyım yani. Ama sıkıyorsa anlat inzibata, emir almışlar, alıyor gazeteyi gidiyorlar, ilçede ne kadar gazete çıkıyorsa topluyorlar. Bir gün dayanamadım, “bakın dedim siz albaya bir şey söyleyemezsiniz ama hiç olmasa çavuşunuza filan söyleyin albayınız hiç olmazsa parasını versin abone olsun da öyle gazete verelim” dedim de dinleyen kim.
Yani “darbe yapacakların medyayı kontrol etmeleri mümkün değil, doğan Medyayı ikna edemediler” diyorlar ya onlar ya bir bok bilmiyorlar ya da sizi kandırmaya çalışıyorlar.
“Gerçek Darbe günlükleri” sürecek…
“Bunun için, ulusal demokratik güçlerin güç ve eylem birliği gereklidir” diyor Baydar ve Engin. Biz de Ulusal Demokratik Cephe’yi kurmaya çalışıyoruz. “Yaşasın UDC” filan diyoruz. Sapına kadar ulusalcıyız, sapına kadar sosyalistiz yani…
Bize ne gerekli biliyoruz, aktif kitlenin çoğunluğu. Biz de oldukça aktifiz yani.
Oya Baydar ve Aydın Engin diyor ki; “önemli olan aktif kitledir, bu ülke nüfusunun yüzde beşi bile olabilir, aktif kitleyi kazandığınız zaman siyasi iktidarı ele geçirebilirsiniz. Seçimler bir burjuvazi kandırmacasıdır. Halkımız, burjuvazinin iletişim araçları, medya olanakları ile yanlış bilgilendirilmekte ve işçi sınıfının kendi sınıf çıkarlarını görmesini engellemektedir. İşçi sınıfı iktidarı ele geçirip proletarya diktatoryasını kurduktan sonra halkın gerçek çıkarlarını savunacak ve komünizmde gerçek halk demokrasisi gerçekleşecektir”
Şimdi siz diyeceksiniz ki; “Oya Baydar ve Aydın Engin bunları savunmuyor ki?” doğrudur şimdiki Baydar ve Engin tam tersini savunuyor. Ama siz bunlara inanmayanı bunlar, çakma, Oya Baydar çakma, Aydın Engin çakma. (sahte yani)
Hani Aziz Nesin vardı. Ateistti. Bir gazeteci ona sormuştu; “peki şimdi siz ateistsiniz fakat daha ileriki yaşlarda dine dönerseniz ne olacak?” Nesin bu soruya, “ben şimdi aklım başımda iken konuşuyorum. Yaşlandığım zaman farklı konuşursam bilin ki kafayı kırmışım, o zaman beni ciddiye almayın” demişti.
Baydar’ı da Engin’i de böyle değerlendirin işte.
Biz şimdi halkı bilinçlendirip, aktif kitlenin çoğunluğunu sağlayacağız. Bunun için propaganda çalışmalarımızı hızlandırıyoruz. En iyi propaganda çalışması, bildiri, korsan miting, legal miting, afişler filan. Fakat 1980 öncesi öyle billboardlar filan yok. İnşaatlar var onların etrafını çeviren tahta çitler, elektrik direkleri veya düz olan ne varsa oralara afişlerimizi yapıştırıyoruz. “İleri Demokratik Bir Düzen”, “Yaşasın sosyalizm”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi” filan.
Ama öyle propaganda yapmak kolay değil. Emniyet izin vermediği için gece afişlemeye çıkıyorsunuz her tarafı afişlerle donatıyorsunuz. Sabah kalkınca bir bakıyorsunuz ki sizin afişlerin üstünü bir başka siyasi örgüt veya ticari bir firma reklam amacı ile örtmüş. O zaman ne yapmak lazım? Afişleri korumak. Afişleri yapıştıranlar gidiyor bu sefer koruma birlikleri geliyor afişlerin üstüne başkalarının afiş asmasını engelliyor.
Öyle halkı bilinçlendirip, aktif kitlenin çoğunluğunu sağlamak o kadar kolay değil yani!
Şimdi biz aktif kitlenin çoğunluğunu kazanmaya çalışırken, bunda da yol alırken bir de baktık birileri bizden önce iktidarı ele geçirmek istiyor. Adamlar alenen darbe yapacaklar. Hem de öyle aktif kitlenin çoğunluğunu filan sağlamadan. Emir komuta içinde ordu marifeti ile darbe yapacak. İş sakat yani.
Biz, “İleri demokratik Düzen”den filan vazgeçip var olanı korumaya çalışıyoruz. “Faşizme Geçit Yok” falan diyoruz ama bizi dinleyen kim! Hani şimdi demokrasini erdemi üzerine, en kötü demokrasi en iyi darbeden iyidir filan diyenler, darbelerin ne kadar kötü olduğu üzerine yazılar yazanlar var ya, şimdiki medyada köşe başlarını tutanlar hepsi olmuş darbeci.
MHP’liler, ÜGD’liler açıkça yazamadıklarını kimsenin göremeyeceği hela kapılarına, “bir gece ansızın gelebiliriz” yazıları yazıyorlar.
Bizim solcu arkadaşlarda kuyruğu dik tutmak adına, bu yazıların altına, “sakın geç kalma erken gel” yazılarını yazınca darbeciler de erkenden geldiler.
Türkiye 12 Eylül sabahı kapkaranlık uyandı. Ülkemize “demokrasi” gelmişti yani! Şimdiki Irak’a gelen demokrasi gibi. ‘Our Boys’lar başarmıştı yani…
Herkes karanlık uyandı da biz daha karanlığın, “demokrasi”nin farkında değiliz. 10 Eylül 1920 yılında kurulan TKP’nin kuruluş yıldönümü ile ilgili afişleri yapıştıracağız. Banyoda tutkalları hazırladık, afişleri paylaştık filan. Saat 06.30 gibi binadan çıktık. Çıktık çıkmasına da daha köşeye gelince bir baktık askerler devriye geziyor. Onlara görünmeden hemen geriye döndük.
Ülkeyi “demokrasi” geldiğinin farkında değiliz hala. Daha önce de zaman zaman askerler geliyor ana caddede böyle devriye geziyorlardı.
Hatta iyi anımsıyorum, bizim komşumun 3 tane çocuğu vardı, iki kız bir oğlan en büyük kız lise bire diğerleri ortaokula gidiyorlardı. 3’ü de İLD’ye üye olacaklardı ama yaşları tutmuyordu. Neyse, bir gün bunlar tutmuş bir şeyi protesto etmeye kalkmışlardı.
Şimdiki söz konusu olan ana yola çıkmışlar, bir tane teneke çay kutusunu sarmışlar, bomba süsü falan vermişlerdi. Bir tane de otomobil lastiğini yuvarlaya yuvarlaya getirdiler. Sahte bombayı yolun bir tarafına koydular. Yolun öbür tarafına da otomobil lastiğini. Biri kibrit çaktı lastik tutuştu. Birisi de havaya uçtu uçtu attı. Ana yoldan geçen araçlar lastik ile sahte bomba arasından filan geçiyorlar ama trafikte oldukça sıkıştı yani. Neyse bizim üç genç (çocuk yani) slogan filan da atarak kaçtılar, gittiler. Lastik bir yandan yanıyor, bir yanda sahte bomba duruyor, araçlar ikisinin arasından geçiyor. Derken iki cemse asker geldi. Askerler sağda solda mevzi aldılar, devriye geziyorlar.
Askerlerin başındaki komutan önce “bomba”ya gitti. Bir baktı bir boka benzetemedi herhalde bir tekme vurdu. Teneke çay kutusu fırladı kaldırıma gitti. Ama öbür tarafta lastik yanmaya devam ediyor. Tuttu aldı onu çöp varilinin içine atıp kapağını kapattı. Yol tamamen açılmıştı. Komutan biraz bekledi sonra tuttu çöpün kapağını açtı. Kapağı açmakla birlikte komutanın yüzü başta olmak üzere kapkara bir duman etrafı kapladı. Küfür eden komutan kapağı tekrar kapattı. Bu durum bir kaç kez tekrarlandı.
Ertesi gün o eylem yapan orta okul öğrencisi olan erkek çocuğu gördüm, “her ikisi”, “her ikisi” diyerek misket oynuyordu.
Neyse, biz yine böyle bir eylem oldu asker geldi sandık, bekliyoruz gitsinler de biz de afişlerimizi yapıştıralım. Bizim balkondan görülüyor, ara sıra bakıyoruz askerler gitmemiş.
Bizim İbo, erken kalktığı için uykusunu alamamış, tuttu, “ben uyuyorum askerler gidince beni kaldırın” dedi. Vurdu kafayı uyudu.
İbo’nun da evde bir arkadaşı var, siyasi filan değil, tesadüfen o gece bizde kalıyor, Sadi. Baktık Sadi bizim İbo’yu uyandırmaya çalışıyor, “kalk İbo kalk” diyor, “kalk devrim oldu” diyor. İbo başını kaldırıyor, “ne devrimi” lan diyor, “bizden habersiz devrim olur mu?” diyor. Sadi, “valla oldu, valla” diyor.
Meğerse o gün ülkeye “demokrasi” geldiği için sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. Bizim evde TV ve radyo olmadığı için bizim haberimiz yok. Sadi balkondan etrafı seyrederken bir çocuk görmüş sokakta geziyor, karşı balkondan bir kadın, “oğlum ihtilal oldu, sokağa çıkma yasağı var, evine git, askerlere seni yakalar, götürür” deyince bizim Sadi’de sanmış devrim oldu.
Neyse sonuçta ülkeye “demokrasi” geldiğini anladık. Hemen önce tutkallar döküldü sonra da termesifonda afişler yakılmaya başlandı. Ama biz de afiş çok yak yak bitmiyor. Bizim termesifon oldu ateş gibi. Sular da kesik. Bereket küvette su var. Başladık küvetteki suyu termesifonun üstüne dökerek onu soğutmaya çalışıyoruz. Bir yandan da afişleri yakmaya devam ediyoruz. Neyse sonuçta hepsini yaktık. Sonra sıra geldi evdeki kitap, dergi, broşür, bildiri filan ne varsa.
Epey yorulmuştuk ama “demokrasi”ye zararlı ne varsa imha etmeyi başarmıştık.
Sonra aklımıza geldi sokaklarda ne var diye bir bakalım dedik. Balkona çıktık, bir baktık sıcak 12 Eylül günü olmuş Ocak-Şubat ayı gibi, Ankara’nın üstünde kapkara bir bulut. Kış değil kıyamet değil, bu pis hava nereden geldi merak ettik. Meğerse her ev yakacak bir şeyler bulmuş, sobaları, kaloriferleri harıl harıl yanıyor, her evin bacası tütüyor yani. O gün tüm Ankara “demokrasi”ye zararlı her şeyden kurtulmuş oldu, Ankara artık “özgürleşmişti”!
Ama dedik, ülkede demokrasi güçleri var, medya var. Onlar, bu meşru hükümete karşı yapılan darbeye karşı çıkarlar. Gazeteleri aldık bir baktık, hepsi esas duruşa geçmiş, “emredin komutanım” diyor.
Şimdi neymiş, “Doğan Medya gurubunun bu tavrı varken darbe yapılamazmış” zavallılarım benim. Bir darbe olsa Doğan Medyanın atacağı manşeti ben size söyleyeyim, “Nerede kaldınız Paşam?”.
Şimdi bazıları diyor ki, “artık sadece TRT yok ülkenin her tarafında medya var, bunları nasıl kontrol edebilirler”
Açıklayayım…
Biz gazeteyi pazartesi günleri çıkarıyoruz. Bir gün bir baktım kapıda iki tane inzibat, kolluklu, görevli filan. Eyvah dedim boku yedik, darbe mi oldu ne? Bizi götürecekler galiba. Ama yine de bozuntuya vermiyoruz. İnzibat, “gazeteden bir tane almaya geldim” dedi. Rahatlamıştık. Neyse, gazeteyi haftalık çıkarıyoruz, her hafta pazartesi günleri iki inzibat geliyor bir adet gazete alıyor gidiyor. Götürülme tehdidi yok ya biraz diklenelim dedim, “kim istiyor bu gazeteyi?”. “Garnizon komutanı albayım” dedi. Bir süre daha geçti, ben biraz daha dikleniyorum, gazete filan vermemeye kararlıyım yani. Ama sıkıyorsa anlat inzibata, emir almışlar, alıyor gazeteyi gidiyorlar, ilçede ne kadar gazete çıkıyorsa topluyorlar. Bir gün dayanamadım, “bakın dedim siz albaya bir şey söyleyemezsiniz ama hiç olmasa çavuşunuza filan söyleyin albayınız hiç olmazsa parasını versin abone olsun da öyle gazete verelim” dedim de dinleyen kim.
Yani “darbe yapacakların medyayı kontrol etmeleri mümkün değil, doğan Medyayı ikna edemediler” diyorlar ya onlar ya bir bok bilmiyorlar ya da sizi kandırmaya çalışıyorlar.
“Gerçek Darbe günlükleri” sürecek…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
