06 Kasım 2009 Cuma

ABD’nin umudu AKP!

Dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü ordusuna, en büyük ekonomisine sahip ABD sonunda kurtuluşunu AKP hükümetine bağlamış görünüyor.

ABD, sarsılan imajını ve İslam ülkelerine karşı düştüğü düşmanca tavrını Obama ile birlikte değiştirerek, gerek İslam dünyasına ve gerekse tüm dünyaya yeni bir imaj vermek istiyor. Bunu da gerçekleştirmek için AKP’ye güveniyor.

İster inanın ister inanmayın, ister kabul edin ister kabul etmeyin bugün Başbakan Tayip Erdoğan dünyanın en yetkili/güçlü kişisidir.

Henüz son şeklini almamış ve pratikte uygulanarak gerçekleştirilmeye çalışılan son ABD planı şudur;

Türkiye’ye Osmanlı rolü verilerek tüm dünya Müslümanlarının hamisi rolü oynatmak. Bu sayede tüm Müslüman ülkelerde Türkiye’nin etkinliğini artırarak, Türkiye ile birlikte o ülkelere ekonomik ve politik yerleşmek. Böylece savaş stratejisi de terk edildiği için ABD’nin tüm dünyada bozulan imajına da çeki düzen vermek.

ABD’nin son planı kısaca bu. Bu plan çerçevesinde, İsrail’e atış serbest. Sadece İsrail’e mi? Tüm batı liderleri de bu atışın içinde. Yarın Başbakan Erdoğan’ın Almanya, Fransa vb. ülke başkanlarına da çok ciddi eleştiriler yönetilirse şaşırmamak gerekir.

Sudan Devlet Başkanı Beşir’in Türkiye’ye gelmesi de, Cumhurbaşkanı Gül’ün de AB’ye, “siz kendi işinize bakın” sözleri de bunların göstergeleri.

Suriye ili ilişkilerin gelişmesi de, İran ile ekonomik işbirliği anlaşmaları da öyle.

ABD, kendi sorunlarını çözmek adına bilerek veya bilmeyerek Türkiye’yi bölgesel ve küresel bir güç yapma aşamasında.

Bu planın ekonomik, askersel ve politik etkilerine geçmeden önce, Kürt sorununun daha doğrusu ABD’nin istemi olan Kuzey Irak’taki PKK etkinliğinin sonlandırmasını da açıklamak gerekir.

Evet, herkesin düşündüğünün aksine, ABD artık büyük Kürt devleti kurmaktan, BOP’tan vaz geçmiş görülüyor. ABD’ye artık parçalanmış bir Türkiye değil güçlü bir Türkiye gereklidir.

Bu çerçevede, “eve dönüş” açılımı kesinlikle Kürt halkının özgürlük taleplerini karşılamaya yönelik değildir. Bu açılım sadece ve sadece PKK’yı bitirme açılımıdır ve bu projeye destek veren ÖDP, EMEK, Halk Evleri gibi kurumlar Kürt halkının demokratik haklarını değil ABD planını desteklemektedirler. Eğer, basında yer alan şekli ile doğruysa A. Öcalan da bu açılımın PKK’yı bitirme açılımı olduğunu söyleyerek, “eve dönüş”leri durdurduğunu açıklamıştır.

AKP hükümetinin ise ABD’nin istemi doğrultusunda sorunsuz bir Kuzey Irak istemine uygun olarak, “eve dönüş”leri yine gündemine aldığını görüyoruz.

Fakat ilk dönüşlerin ve biçiminin çok tepki alması üzerine hükümet bu kez, şöyle bir yöntem izleyecek gibi görülüyor; Mamur kampında yaşayan olaylara karışmamış yaşlı ve çocuklar getirilecek ve onların ne zor koşullarda yaşamaya çalıştıkları göz yaşları ile kamuoyuna yansıtılacak. Duygusal halkımızın bunları yememesi neredeyse olanaksız. Ve daha sonra da diğerleri sessiz sedasız ülkeye gelecek ve Kuzey Irak sorunsuz bölge olacak.

Peki PKK bunu kabul eder mi? Elbette etmeyecek. Fakat artık gerek AB ülkeleri ve gerekse ABD, PKK’ya desteği kesmiş durumdalar. Bu durumda PKK’nın uzun süre dağlarda yaşaması zorlaşacak. Ayrıca beklenen olası kopmalar da PKK’nın işini zorlaştıracak. Bunların yanında Kürt burjuvazisinin de Osmanlıcıkla birlikte büyüme düşleri PKK’ya en büyük darbe olacak.

ABD’nin bu projesi henüz tam olarak kesinleşmiş, netleşmiş değil, fakat ABD bu planı uygulamaya başlatmış görünüyor. Elbette ki ABD “Düşünce Kuruluşları” bu planın uygulanmasını, olası sonuçlarını filan tartışmaya devam ediyor.

Ülkemizde ise bu planı tam olarak okuyan da görülmüyor gibi. AKP ve TSK bu süreci anlamaya başladığı görülüyor. Önümüzdeki günlerde gerçekleşecek olan, Obama ve Erdoğan görüşmesinin konuyu netleştirmesi bekleniyor.

Türkiye gerçekten 1.6 milyar Müslüman’ın hamisi olabilir mi? Ya da bu planın Türkiye’de uygulama şansı var mı?

Eğer AKP süreci iyi okuyup yönetebilirse ne yazık ki var.

Bu plan işlemeye başladığı zaman, tüm Türk ve Kürt burjuvasisinin iştahlarının kabaracağı çok açık. Tüm güçleri ile AKP’nin arkasında olacaklardır.

TSK’ın bu projeye balıklama atlayacağı çok açıktır. Çünkü hangi ordu, bölgesel, küresel bir güç olmayı istemez?

MHP daha henüz işlerin pek farkında değilmiş gibi görünüyor ama tam da onun büyüme emellerine uygun düşüyor. Önümüzdeki günlerde AKP’nin en büyük destekçisi olması kaçınılmaz gibi görülüyor.

Bu plan sayesinde Doğan Medyasına el koymaya bile gerek kalmıyor. Her tür ekonomik faaliyet gösteren Aydın Doğan büyüme düşleri içinde “yandaş medya’dan bile AKP’ye daha iyi hizmet edeceği kesin.

Halkın tepkisini de törpülemek mümkün. Osmanlı demek ille de şeriat demek değil. Yeter ki Türkiye, Müslüman ülkelere dinci bir devlet görüntüsü versin yeter. Yarı Osmanlı yarı laik bir devlet oluruz olur biter. Ergenekon davası da el altından kapatılır gider.

Plan bu.

ABD, İsrail’e karşı kendisinin söyleyemediği sözleri Erdoğan’a söyletiyor. Aynı şey yarın diğer ülke liderleri için de söz konusu olacak. Bu anlamda Erdoğan şu an dünyanın en güçlü kişisi.

Türkiye’nin yeniden Osmanlı olmasından AB ülkeleri de rahatsız, önümüzdeki günlerde AB’ye giriş konusunda tüm Avrupa ülkelerinin esnekleşmeye başlayacağına da tanık olacağız.

Başbakan Tayip Erdoğan şu an dünyanın en şanslı başbakanı görülüyor. Fakat kapasitesi bunu karşılamaya yetecek mi? Göreceğiz. Fakat planın işlemesinde yedek olarak MHP’de hazır bekletildiğini unutmamak gerekiyor.

Peki bu durum emekçi halkımız için ne anlama geliyor? Masa başında, kağıt üzerinde planlanmış bu plan elbetti ki emekçi halkımız için hiçbir şey getirmeyeceği çok açık da neler götüreceğini yaşayarak göreceğiz.

Bu arada CHP ne yapacak? Derseniz, Salı günleri gurupta konuşarak “muhalefet” yapmaya devam edecek.

Bu yazı pek somut olmayan gelişmeler üzerine yapılmış bir değerlendirmedir. Çok gerçek olduğu ileri sürülemez. Fakat gelişen olaylara bir de bu açıdan bakmakta fayda olduğu düşüncesindeyim. Gelişmeler bu görüşün doğruluğunu yalanlayacak veya doğrulayacaktır. Amaç sadece ufuk açmaktır.

Saygılarımla…

İsmet Baytak

29 Ekim 2009 Perşembe

TÜRKİYE’DE NELER OLUYOR – II –

Türkiye’de her şey oluyor, Ermenilerle açılım yapıp barışmaya çalışıyoruz, Azerileri küstürüyoruz, Kürtlerle açılım yapmak istiyoruz Türkleri kızdırıyoruz. Her gün darbe yapıyoruz, yaş/kuru belgeler havalarda uçuyor.

Osmanlı oluyoruz.

Olaylar çok hızlı geliştiği için bizim aydınlarımız ne olduğunu anlayamıyor.

Türkiye Komünist Partisi, “AKP orduyu ele geçirmiştir, ya Osmanlı ya sosyalist cumhuriyet” diyor. Bakıyoruz ortada devrimci durum filan olmadığı gibi devrimciler de, kibrit çakacaklar da yok. “Eyvah Osmanlı olacağız” diyoruz.

Yalçın Küçük ise, “TSK, AKP’yi ele geçirmiştir” diyor. Küçük’e göre Obama TSK ile anlaşmış, AKP hükümeti de bu anlaşmaya boyun eğmiştir.

Bu görüşe göre, Fethullah Gülen tasfiye ediliyor, “İçişleri Bakanlığı İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek bu amaçla görevden alınmıştır” denilerek, “ABD, TSK ile anlaşması sonucu Osmanlı’dan, ılımlı İslamdan vazgeçmiştir” deniliyor.

ÖDP ve EMEP ise, tüm yandaş medya yazarlarının bile kabul ettiği ABD projesine, “Kürt sorununa barışçıl çözüm umut oluyor” diyerek, sosyalizm adına Kürt ve Türk milliyetçiliğinin tavan yapmasına kürek çekiyor.

Aydın Engin ise Kürt açılımını desteklerken bakıyor, milliyetçilik tavan yapıyor, “ben oynamıyorum” diyerek, zeytin toplamaya gidiyor. Sonra ortaya “yaş belge” çıkınca, zeytinleri öylece bırakarak, tekrar ahkam kesmeye devam ediyor.

Ertuğrul Kürkçü ise, “TSK ile AKP arasında sorun yoktur. Sorun TSK ile AKP içindeki bir takım radikal unsurlardan kaynaklanıyor” diyor.

Kimileri de Oya Baydar’ı soruyor. Baydar, kendine biçilen “pavyona düşmüş namuslu oruspu” rolünü oynamayı ret ederek, yeni roller bekliyor.

*****

Başka örneği olmayan böylesi belge posta ile gönderilemez, neden postada 15 gün gecikti?, zamanlaması AKP’yi kurtarmak için, yaş belge makinaları var, adli tıp ne kadar güvenilir? Gibi sorunlar art arda gidiyor.

Burjuva medyası “yaş belge”nin adli tıptan onaylanması yeterli görüyor.

En gerçek değerlendirmeyi TKP yapıyor. Fakat TKP de pavyona ilk defa gitmiş mahcup delikanlı rollerinde, milliyetçi konumlara düşmemek adına demokrasi mücadelesi vermekten utanarak, yani Mustafa Kemal’in kurduğu cumhuriyeti savunur konumlara düşmemek adına, koşulları hiç de uygun olmamasına rağmen, “sosyalist cumhuriyet”i çözüm olarak getiriyor.

Fakat zaten TKP de bu noktada yanlış yapıyor. Gerçekleri gördüğü halde, onları tek başına savunmaktan korkuyor. Oysa bu fark komünist farktır. Partiyi komünist yapan adı değil, savunduklarıdır. Güçlenip, kitlelerle kucaklaşması buna bağlıdır. Yapamıyor!!!

Türkiye’de neler oluyor?

Türkiye’de ABD, TSK üst yönetimi ve AKP anlaşmıştır. Bunlar bir bütündür. Türkiye’ye bölgede ciddi rol verilecek, Osmanlıcılık gibi, karşılığında Türkiye ABD’ye hizmet edecektir. İsrail’in şiddet politikası Obama ile birlikte şimdilik askıya alınmış ve yerine gönüllü/gönülsüz sömürüyü sürdürmek için Osmanlıcılık getirilmeye çalışılmaktadır. İsrail’i eleştirmek serbesttir yani.

İsrail, Obama’yı istenmeyen adam ilan etmiştir.

Fakat bu projenin uygulama şansı hemen hemen hiç yoktur. Çünkü projede büyük Kürdistan vardır ve daha ilk “açılımda” duvara toslamıştır.

“Yaş belgenin” gerçek olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Yoktur çünkü AKP’ye karşı bir darbe söz konusu değildir. Eğer bir darbe yapılırsa bu kesinlikle AKP yanlısı bir darbe olacaktır. Daha önce Genel Kurmay başkanı Büyükanıt’a umut bağlayan kimi sözde demokratlar hayal kırıklığına uğramışlardır.

AKP hükümeti Büyükanıt’ın görev süresini uzatmayı denemiş, başaramamış, emekliliğinde ona süper bir zırhlı araba tahsis etmiştir.

Şimdi de aynı durum Başbuğ için geçerlidir. “yaş belge”nin işlevi Başbuğ’a yönelik değildir. O duruma gelmesi AKP’nin istemi değildir. Zaten Başbakan da ilk açıklaması bu yönde olmuştur. Gelişmelere göre “yaş belge”de amaç darbeyi önlemek için değil gelecekteki kuvvet komutanlarını, Genel Kurmay Başkanını belirlemek/engellemek istemi vardır.

Belgenin gerçek olup olmaması, Genel Kurmayın belgenin gerçek/yalan olduğunu açıklaması vb. hiçbir şeyin anlamı yoktur. Yoktur çünkü hepsi aynı cephededir. Başbakan Erdoğan açıklamaları ile Başbuğ’un açıklamaları arasında fark aramanın anlamı yoktur. Sadece arasıra Başbuğ, alt düzeyde subayları rahatlatmak adına çıkışlar yapmaktadır. Hükümet ile ordu üst yönetiminin tam bir uyum içindedir. Bunun içindir ki Cumhurbaşkanı Gül, CHP Genel Başkanı Baykal’ı MGK toplantılarına davet etmiştir. Alınan kararlara ortak olmama adına Baykal bu öneriyi anında ret etmiştir.

Türkiye’de aydın var mı?

Artık kesinlikle inanıyorum ki Türkiye’de aydın yok.

Dünyaya baktığımızda, Jack London, John Steinbeck, Tolstoy, Gorki vb. yazarlar, tüm dünyaya mal olan eserlerini yaratırken ülkesindeki toplumsal alt/üst oluşlara tanıklık etmişler.

Bugün günümüzde tüm dünyanın on yıllarca tanık oldukları olaylara, alt/üst oluşlara aynı anda tanık olmasına karşılık hiçbir aydın bunu eserleştiremiyor.

Bir örnek hariç, “Kurtlar Vadisi” Yaşamlarında kitap okumamışların izlediği dizi bu alt/üst oluşlara, burjuvazinin çıkarlarına uyarlanarak, denk düşüyor.

Saygılarımla…

21 Ekim 2009 Çarşamba

"Eve Dönüş"

Abdullah Öcalan'ın çağrısı üzerine Kuzey Irak'tan gelen, Şırnak'taki Habur Gümrük Kapısı'nda savcı ve hakimlerin karşısına çıkarıldıktan sonra serbest bırakılan 8 PKK'lı ile Mahmur Kampı'ndan gelen 4'ü çocuk 26 kişi olmak üzere toplam 34 kişilik grup, Diyarbakır ulaştı.

Gurup Diyarbakır'ı ulaşıncaya kadar, her yerleşim biriminde gösterilerle, havai fişeklerle karşılandı. Diyarbakır'da onbinlerce kişi gurubu sevinç gözyaşları ile karşıladı……………

Avrupa'dan ve Kuzey Irak'tan daha başka gurupların gelmeye devam edecekleri belirtiliyor…………….

AKP ve bir takım sol ve liberal çevrelerce, "Türkiye'de iç savaş bitiyor", "kardeş kanı sona eriyor", "oğlu askerde olan aileler artık rahat uyusun" vb. söylemlerle gelişmeleri olumlu olarak değerlendiriyor.

Elbette kimse bu savaşın sürmesini istemez. Ama gerçekten de bu gelişmeler barışa hizmet ediyorsa.

Kürt milliyetçiliğinin tavan yaptığı buna karşılık tepki olarak Türk milliyetçiliğin hızla kabarmakta olduğu bu gelişmeleri barışa katkı olarak değerlendirmek politik körlüktür.

Daha düne kadar "her tür milliyetçilik kötüdür" diyenler bugün bu politikaları ile gırtlağına kadar milliyetçilik batağına batmış durumdalar ve bu gidişe en büyük desteği veriyorlar.

Eğer birileri Türkiye'de iç savaş çıksın veya MHP hükümet olsun gibi bir politika izleyip, bunu uyguluyorsa çok başarılı oldukları kesin.

Bugün Türkiye en ciddi bir şekilde iç savaşa doğru ilerliyor. Bu savaş bazılarının sandığı gibi sadece Güney-Doğu ile sınırlı kalmayacak, nerede Kürt/Türk vatandaşı varsa oraya sıçrayacak.

Son gelişmeler üzerinde Kürt halkı üzerinde umutlar öyle bir şekilde artırılıyor ki, istemlerinin nerede başlayıp nerede biteceği belli değil. Ne istediklerini bile unutur oldular. Hayallerinde sınırlar kalktı.

Peki, 7 den 70'e alanları dolduran, sevinç gösterileri yapan bu Kürt halkının istemlerini yok saymalı mıyız? Elbette hayır. Bunun için AKP hükümeti bir an önce kendi açılımını açıklayıp tartışmaya açmalıdır. Herkes ne alıp ne vereceğini, kabul sınırlarının ne olacağını bilmelidir. Aksi halde bir kör döğüşü içene girilmesi kaçınılmazdır.

CHP'nin Başbakan Erdoğan ile görüşmesinin kameraya kaydedilmesi ısrarı anlamsızdır. Başbakan ve Baykal görüşmesi TV'lerden canlı olarak yayınlanmalı ve Kürt/Türk herkes ne olup bittiğini öğrenmelidir.

Dönek Marksistler, liberaller vb. kim olursa olsun, ne derse desin bu gelişmeler kesinlikle Kürt ve Türk emekçi halkının çıkarlarına hizmet etmiyor. Bu gelişmeler ABD istemleri ve programı çerçevesinde, Kürt egemen burjuvazisinin, toprak ağalarının sömürü alanlarının genişlemesi düşlerini görmesine neden oluyor.

Türk ve Kürt emekçi halklarının ortak çıkarı, her tür emperyalizmi ve onların yerli işbirlikçileri olan tekelci burjuvaziyi, toprak ağa ve şıhlarını kovalamaktan geçiyor.

Gerisi ise emperyalizme, onun savaş mekanizmasına hizmet etmekten başka bir işlev görmüyor, göremeyecek.

Saygılarımla…

16 Ekim 2009 Cuma

TÜRKİYE’NİN DIŞ DENGELERİ DEĞİŞİRKEN

Türkiye Cumhuriyeti yıllardır sürdürmekte olduğu dış dengeleri, ilişkileri bir kenara bırakarak yepyeni arayışlara giriyor.

Bu durumu, bir çok kişi Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU’nun kişilğine bağlıyor.

Davutoğlu çok iyi bir eğitim almış, orta-doğu konusunda kendisini yetiştirmiş olabilir. Fakat bir ülkenin dış politikası sadece Dışişleri Bakanının bilgisi, görüşü doğrultusunda böyle ani bir değişikliğe neden olabilir mi?

Türkiye Cumhuriyeti bir çok iyi yetişmiş Dışişleri Bakanı, Başbakan gördü fakat hiçbirisi böylesi önemli bir değişimlere yönelmedi.

Türkiye, Azerbeycan ile ilişkilerin bozulmasına aldırmadan Ermenistan ile ilişkilerini düzeltme, “Kürt açılımı” yapma, ABD’nin terörist dediği Suriye ile sınırlarını açma, ABD’nin işgal ettiği Irak’la sayısız anlaşmalar imzalama ve en önemlisi çok önem verdiği İsrail ile ilişkilerini koparma durumuna geliyor.

Türkiye dış dengelerle tehlikeli bir oyun oynuyor.


Daha düne kadar, ABD başkanı ile randevu almak için İsrail torpilini kullanan, mayın temizleme gerekçesiyle Türkiye’nin önemli miktardaki topraklarını İsrail’e sunan AKP hükümeti, bugün ne oldu da İsrail’e tavır alıyor?

Her hangi bir hükümetin böylesi önemli değişimler içine girmesi için arkasında çok ciddi bir destek olması gerekir. AKP hükümetine baktığımız zaman Türkiye içinden çok ciddi bir destek gördüğü söylenemez. AKP hükümeti tüm desteğini ABD’den alıyor.

İsrail, Amerika’nın şımarık çocuğu idi. İsrail ne yaparsa ABD’yi arkasında görüyordu. Buna karşılık İsrail’de orta-doğu da ABD’nin bekçiliğini yapıyordu. Fakat dengeler değişti. ABD orta-doğu, Kafkaslar gibi bir çok yerde üstünlüğünü yitirmeye başladı. Güç kaybını engellemek için askeri müdahalelere başvurdu. Fakat bundan da sonuç alamadı, alamıyor.

Obama başkanlığı ile birlikte ABD eski klasik yöntemleri terk ederek yeni arayışlar içine giriyor. İşte AKP hükümetinin dış politikası da bu çerçevede çok ciddi değişim geçiriyor.

ABD, İsrail kartından vazgeçiyor.

İsrail, son Gazze saldırısı ile birlikte dünya kamuoyundan çok ciddi tepkiler alıyor. Bu tepkileri ABD, BM’ler de bile karşılamakta güçlük çekiyor. Yine ABD, Afganistan, Irak ve guatalama’da yaptıkları tüm dünya halkları tarafından nefretle kınanıyor.

ABD’nin akil adamları bu aşamada yeni bir çizgiye, politik tavır değişikliğine karar vererek Obama’yı devlet başkanı yapıyorlar.

ABD’nin çizgisinde bundan böyle “iyi polis” rolü var. Kötü polis, ABD de İsrail de olmayacak artık. Bölgemizde günümüzün “iyi polis”i de “kötü polis”i de Türkiye olacak. Yani Osmanlı. Bu anlamda İsrail’e saldırmak serbest. Serbest çünkü İsrail’e saldırdıkça, Türkiye ve Arap kamuoyunu desteği geliyor, gelecek.

ABD’nin “iyi polis” rolü ne kadar sürecek? göreceğiz.

Peki İsrail bu dışlanmayı kabul edecek mi? Elbette etmeyecek. Dünyanın çok ciddi ekonomik gücünü elinde bulunduran Yahudi sermayesi ile birlikte İsrail’in de oynayacak kartları var.

Peki ABD bu değişimle imajını yenileyip, sömürüsüne devam edebilecek mi? Kısa dönemde bir risk görülmüyor. Fakat her şeyin ters tepme olasılığı da her zaman için gündemde.

Örneğin, Ermenistan’ı Rusya’dan kopardığını sanırken sanki, Ermenistan ile birlikte Azerbeycan’ı da kaybetmiş gibi görünüyor.

Ne dersiniz?

Saygılarımla…

07 Ekim 2009 Çarşamba

Havada bir ayakkabı uçtu, Türkiye’de dengeler değişti

Türkiye 12 Eylül öncesi, kapitalist dünyanın en dinamik ülkesiydi. 1 mayıslar, grevler, direnişler ile dünya kapitalist sistemin korkulu rüyasıydı. Avrupa ülkeleri Türkiye kapitalist sistemden kopmasın diye aralarında para bile toplayıp Ecevit hükümetine vermişlerdi. En kitlesel 1 mayıslar Türkiye’de kutlanırdı.

Gururlanırdık bununla. Bazıları Türkiye’yi emperyalizmin en zayıf halkası bile ilan etmişti. Emperyalizme kafa tutan bir ülkeydik.

Sonra bilindiği gibi 12 Eylül oldu. Solun üstünden silindir gibi geçtiler. Üstüne üstlük bir de reel sosyalizm çöktü. Türkiye solu sizlere ömür oldu. Türkiye’de sol adına dönekler, liberaller konuşur oldu.

Basından izliyorduk, G 7-8 ler toplantısının protestolarını, Ekonomik Forum toplantılarının protestolarını, kıskanıyorduk. Emperyalizme en çok kafa tutan ülke vatandaşı olarak tepkisizliğimizden utanır olmuştuk.

Sonra havada bir ayakkabı uçtu. Kimisi ayakkabının markası “NİKE” dedi. Kimisi sahte “NİKE” dedi. Kimisi ise “taklit bir protesto” diyerek küçümsemeye çalıştı. Kimisi ise inanamayacaksınız ama, ayakkabı atmanın doğululara özgü ilkel bir protesto yöntemi olduğunu ileri sürerek, “batılı/uygar olsaydık çilekli pasta atardık” filan dedi. Sanki toplantıya çilekli pasta sokmak serbestmiş gibi.

Ama havada bir ayakkabı uçtu ve Türkiye’de dengeler birden değişti. IMF son yılların en büyük tepkisini Türkiye’de yaşadı.

Burjuva medyası olayı, bankaların, işyerlerinin camlarının kırılmasına indirgedi. Elbette onlar da IMF’den gelecek dolarlardan nasipleneceklerdi. Ama dakikalarca bankaya yapılan saldırıları ekranlardan vererek insanların, eylemcilere karşı tepki oluşturacaklarını sanarak yanıldılar. Günümüzde milyonlarca insan bankaların icra/haciz kıskacında yaşıyor. Yine ülkenin neredeyse yarısı bankalara faiz ödemekten perişan olmuş durumda.

Bankalara yönelik saldırılar halkımızı ilgilendirmiyor da ama oradaki esnafın camının kırılması konusunda yayınları kamuoyundan destek görüyor. Oysa orada gariban esnaf yok. Saldırıya uğrayan işyerleri çok uluslu şirketlerin şubeleri, hemen hepsi de sigortalı. Türkiye emekçi halkının sorunu sigorta şirketlerinin karını düşünmek olmamalı.

Ama elbette ne olursa olsun kimse protesto gösterilerinin şiddet boyutuna dönüşmesini istemez, istememeli.

Burjuva medyasının, IMF ve Dünya Bankası’nın dünyadaki tüm açlıkların, eziyetlerin, işsizliklerin sorumlusu olmasını gizlemeye çalışması, protestocuları ise anarşist gibi göstermesi hiçbir gerçeği gizleyemez, gizleyemiyor da.

Başbakan Erdoğan ne dedi? “Afrika’daki açlara, dışarıda yapılan protestolara kulak ver” Oysa kendisi kulak vererek, İstanbul Emniyet Müdürünü uyarsaydı, hiçbir taşkınlık olmadan protesto gösterileri sona erecekti. Başbakan Erdoğan ertesi günü bu sözlerinden de vaz geçti.


Ama havada bir ayakkabı uçtu Türkiye’de dengeler değişti. IMF protestolarına 10 bine yakın insan katıldı. Protesto gösterisini düzenleyenler bile bu kadar kalabalık beklemiyorlardı. Polisle çatışmalar saatlerce sürdü.

Tüm ülkede protestolar yapıldı. Ama burjuva medyası cam kırmalar dışında bu protestoları görmemeyi tercih etti.

Protestolara katılanlar ise ne Türk ne Kürt milliyetçileriydi. Türkiye sosyalistleri, “biz de varız” diyerek alanlara çıkmışlar ve AKP hükümetinin alanları kontrol edemediğini dosta düşmana göstermişlerdi.

Avrupa ve dünya ülkelerinde nasıl protesto gösterileri yapılıyorsa “IMF savaşlarında” Türkiye’de de öyle gösteriler yapıldı.

Türkiye sosyalistlerinin yine alanlara çıkmasını, dünyayı sömüren kapitalist sistemin finans odaklarını protesto etmesini sevinçle karşıladık, gururlandık, eski günleri anımsadık.

Burjuva medyasının gizlemeye çalıştığı başka bir gerçek de, Türkiye’nin üç köklü hareketinin yıllar sonra ciddi bir işbirliğini yapması. Tüm Türkiye’de, IMF protestolarını yapanlar, TKP, ÖDP, EMEP, HALKEVLERİ ile diğer sosyalist yapılar ve sendikal örgütler.


Havada bir ayakkabı uçtu Türkiye’de dengeler değişti. Emperyalizm ve yerli işbirlikçileri Türkiye’yi karanlık ortaçağ bataklığına götürmeyi düşünecekleri yerde, bulunduğu yerde tutmaya çalışsalar bence en doğru olanı yapmış olurlar. Yoksa evdeki bulgurdan da olacaklar.

Saygılarımla…

30 Eylül 2009 Çarşamba

Baykal hükümet olmaktan korkuyor mu?

Son yıllarda hep aynı sözleri duyuyoruz. “Baykal Hükümet olmaktan korkuyor”

Bence de kesinlikle korkuyor.

Sadece Baykal mı korkuyor? Ya peki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli korkmuyor mu?

Bence o da korkuyor. Korktuğu için, seçim meydanlarında, “Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olursa onu oradan indiririz, Yüce Divan’a göndeririz” dedi. Seçim sonrası ise meclise girip, 367 çoğunluğunu sağlayarak Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını sağlamadı mı?

İkisi de korkuyor.

Neden?

6 yıl öncesini anımsayalım. ABD Irak’a yalan gerekçelerle saldıracak. Gerekçelerinin yalan olduğunu tüm dünya biliyor. Ama dünyada hiçbir ülke gerekçelerin yalan olduğunu söyleyemiyor. Bush, “ya bendensiniz ya da bana karşı” diyerek tüm dünyaya meydan okuyor. Dünyada hiçbir ülke ABD istemlerine hayır diyemezken, sadece ama sadece Türkiye 1 Mart tezkeresi ile ABD’ye hayır diyor.

Oysa ABD 1 Mart Tezkeresinin geçeceğinden o kadar emin ki, araziler kiralamış inşaatlara başlamış, askerlerini gemiler içinde Antalya sahillerine göndermiş durumda.

Tezkerenin geçeceğinden çok emin. Çünkü bunun için, destek vermeyeceğini açıklayan Ecevit hükümetini paldür küldür devirmiş ve AKP’yi hükümete getirmiş durumda.

Fakat ne oluyorsa oluyor tezkere geçmiyor. ABD mosmor olarak Türkiye’deki kiraladığı tüm arazileri terk ediyor. Sonra da biliyoruz Türk askerlerinin başına çuval geçiriyor.

Fakat ABD’ye hayır diyemeyen tüm ülkelere karşı Avrupa halkı, Türkiye’ye hayranlığı göstermek için Eorovizyon’da Türkiye’yi birinci yapıyor.

O günleri anımsayalım. Hani, “Olacak o kadar televizyonu” programı yapan Levent Kırca’nın televizyona çıkması yasaklandığı günler. Onun yerine Hamdi Alkan’ın, Saddam ile Bin Ladin’i yan yana gösteren “komedi programları” hani Saddam’ın “Yusuf Yusuf” atması. Oysa biliyoruz onurla gitti ölüme Saddam. Acaba şimdi bu programları yapan Hamdi Alkan utanıyor mu acaba? Pişman mı yaptıklarından? Ya da kendisi şimdi “Yusuf Yusuf” atıyor mu?

Unuttuk ama hep bunları değil mi? Balık beyinli miyiz neyiz?

Şimdi mizah da yasaklandı! Levent Kırca, ABD kanalı Fox Tv’de yeni programına başladı. Başbakan Erdoğan’dan icazet almaya çalışıyor.

İşte Hamdi Alkan’ın “Yusuf Yusuf” attığı günlerde AKP hükümet oluyor. ABD’nin her isteğine olur diyor. Fakat 1 Mart Tezkeresi ret ediliyor.

ABD ekonomisi batıyor. ABD, SSCB gibi gönüllü sönümlenmeyi kabul etmiyor. ABD vuruşarak egemenliğini devam ettirmek istiyor. Siz bakmayın Obama’nın devlet başkanı olmasına, bu durum sadece bir kandırmacadan ibaret. ABD ne Irak’tan çekilecek ne de İran’ı vurmaktan vaz geçecek. Tersine İran’a saldırmak için tüm koşulları oluşturuyor. İran da ABD’nin saldırısının önüne geçmek için füze denemeleri yaparak “güçlü” olduğunu göstermeye çalışıyor.

ABD, Irak’a saldırdığında programında ne vardı? 26 ülkenin sınırlarını değiştirmek. Öncelikle hedef Irak, İran, Suriye ve Türkiye idi. Çünkü “Büyük Kürdistan” böylece kurulabilirdi. Irak çöllerinde ABD patinaj yaptı, yapıyor. Afganistan’da ise tam bir batağa girmiş durumda.

Ama ABD ekonomisi için savaşı küçültmek/bitirmek çıkar değil. Tersine savaşı büyütmek gerekiyor. Günümüzün en büyük tehdidi, küresel ısınma, deprem, sel vb. değil ABD emperyalizmi. Yani dünyanın gelmiş geçmiş en büyük askeri gücü.

Gerçi Roma İmparatorluğu da, zamanın gelmiş geçmiş en büyük askeri gücü idi. Yok oldu gitti. ABD emperyalizmi de yok olup gidecek ama arkasından milyonlarca ölü, yaralı, yetim yıkım, vb. bırakarak.

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti geleneğinden geliyor. Osmanlı’nın çok ciddi devlet geleneği var. Var çünkü, hiçbir gücü olmamasına karşılık 300-400 yıl, milyonlarca kilometrelik bir coğrafyayı elinde tutmayı bildi. Türkiye Cumhuriyeti de bu geleneğin sahibi. Tüm Avrupa 2. dünya savaşında yıkıma uğrarken Türkiye bu kan gölü dışında kalmasını bildi.

Şimdi de olayları bu çerçeveden değerlendirmek gerekiyor. İşte Baykal da, Bahçeli de bu nedenle hükümet olmak istemiyor. Çünkü ABD taleplerinin muhatabı olmak istemiyor. ABD taleplerine AKP muhatap oluyor ve hepsine de “olur” diyor. Fakat, ABD’nin hemen hemen hiçbir talebi de gerçekleşmiyor. (1 Mart Tezkeresi, Kıbrıs, Ermenistan kapısı, Irak’a Güneyden müdahale etmek, Lübnan’a, Afganistan’a savaşçı birlikler göndermek, “Kürt açılımı”, “Ermeni açılımı”, olası bir İran saldırısına destek vermek, vb.)

Tüm çevremiz, Yugoslavya, Çekoslovakya, SSCB, Afganistan, Irak parçalanmış kan gölü içinde iken Türkiye 2003 yılından beri dik durmasını becerdi. Fakat önümüzdeki günler daha da sert geçeceğe benziyor. Bakalım TC devlet geleneği, ülkemizi savaş dışında tutmayı bundan sonra da başarabilecek mi? Göreceğiz.

Şunu da unutmamak gerekir ki, ülkemizi kan gölü dışında tutmak için alınan önlemlerin içerdiği riskleri de var. İslam Cumhuriyeti, Şeriat gibi.

Peki yapılacak başka şey yok mu? Elbette var.

Ama, ülkemizin gerçek solcuları, sosyalistleri, komünistleri olayları değiştirmeye çalışmak yerine seyrettiği sürece, biz de bu oyunun sadece izleyicileri olmaya devam edeceğiz.

Saygılarımla…

22 Eylül 2009 Salı

“Yoldaş General”

Bir arkadaşım bir gün, "Devletlerin/toplumların iki tane temel sorunu vardır. Birisi din ve diğeri de militarizmdir" dedi.

Evet toplumların gelişimine baktığımızda din hep gelişmelere fren olmaya çalışmıştır. Örneğin, din dünyanın güneş etrafında döndüğünü uzun süre ret etmiştir.

Ya peki militarizm? Tüm savaşların, ölümlerin acıların adı değil midir Militarizm?

Arkadaşım sanki haklı gibi görünüyor değil mi?

Ece Temelkuran'ın da "Bana bak general" yazısında askerlerin darbe yapmasını ve halka zulüm etmesini eleştiriyordu. Ama eleştirisinde "hangi general" kötüdür gibi bir bilgi yoktu. Bu yazıya göre tüm generaller kötü anlamı da çıkıyordu.

Peki gerçekten her tür militarizm kötü müdür?

Ya da gerçekten her tür darbeler kötü müdür?

Örneğin 12 mart ve 12 Eylül darbesi çok kötüdür. Fakat kimin için kötüdür? Türkiye işçi sınıfı için, emekçi halk için, demokrasi için çok kötüdür. Ya peki Tüsiad, Mess, AB-D için de kötü müdür? Ya da o zamanki Tercüman Gazetesi için bu darbeler kötü müdür? Hiç de kötü değildir, alkışlarla karşılamışlardır.

Ya peki, Honduras'ta darbe yapan generaller kimin için kötüdür? Honduras halkı için kötü, ABD ve AB-D işbirlikçileri için iyidir.

Demek ki tüm darbelerin iyi veya kötü olması insanların ve devletlerin bakış açısına, çıkar açısına göre değişmektedir.

Kısaca, Darbelerin iyi veya kötü olması demir parmaklıkların neresinde olduğuna bağlıdır. Eğer parmaklıkların arkasında isen darbe kötüdür, dışında isen darbe belki de iyidir.

Ya peki her tür militarizm kötü müdür?

Militarizm ordu demektir. Ama günümüzde militarizm toplumun militarize edilmesi, askeri koşullara göre yaşamın düzenlenmesi demek anlamına da gelmektedir. Elbette savaş koşulları/ülke savunması dışında sivil halkın militarize edilmesi iyi bir şey değildir.

Bunun dışında her tür ordu ve her tür general kötü müdür?

Bu durum da demir parmaklıkların neresinde olduğunuza bağlıdır.

Örneğin, 1940 yıllarında Alman ordusu ve bir Alman generali bir Yahudi, demokrat, solcu komünist vb. için çok kötüdür. Ya peki, Kızıl Ordu, Kızıl Ordu generali ise onlar için çok iyidir.

Çünkü yoldaş general gelmiş, Auschwitz'te yaşayan Yahudi ve Komünistleri serbest bırakmıştır. Orada yaşayan bir mahkuma, "her tür militarizm kötüdür" derseniz sizin suratınıza aptal aptal bakacağına emenim.

Dünyamızda emperyalizm ve emperyalistlerin orduları olduğu sürece milliyetçilik de, milliyetçilerin, sosyalist ülkelerin de orduları da var olacaktır.

Örneğin, Küba ordusu. Örneğin Venezuela ordusu kötü müdür? "Her tür ordu, her general kötüdür" çerçevesinde kötüdür diyorsanız siz kötü bir emperyalizm yalakasısınız demektir.

Ordusuz bağımsızlık, ordusuz sosyalizm olabilemez.

Aydın Engin o kadar liberalizme, AB-D'ye, AKP'ye hizmet etti ama kimse onun takdir etmedi. Şimdi adı sanı fazla duyulmayan bir internet sitesinde yazılar yazıyor. Bilmeyenler için reklam olmaması için sitenin adını yazmayacağım.

Orada Engin, "Milliyetçilik 17.,18., 19. yüzyıllarda ilerici ve devrimci bir ideolojiydi. Şimdi ise gerici bir ideoloji" türü bir yazı yazmış. Yazının altında da yorum yaz diyor. Ben de yazdım.

"Gazetecilerin bağımsız gazetesi" olduğunu iddia eden site yorumumu yayınlamadı.

O yorumumu da sizlerle paylaşmak istedim.

Sayın Engin;

Haydi sen döndün dönek oldun da, 1980 öncesi ulusal demokratik cepheyi/ milliyetçi demokratik cepheyi savunan TKP gerici miydi?

Ya peki, Lenin, Stalin, Mao, Che, Castro, Chavez, Ming bunlar milliyetçi değil mi?

Her tür general size göre de kötü, ya peki yoldaş general de kötü mü? tüm dünyayı faşizm tehlikesinden kurtaran kızıl ordu da mı kötü? bir Alman askeri için yoldaş general kötüdür ya peki o dönemde bir Yahudi için kötü olan kimdir Alman general mi, yoldaş general mi?

Sayın Engin,

Siz titreyip kendinize yani ABD emperyalizme hizmete döndüğünüzün sanırım ya farkında değilsiniz ya da cemaatin sağlayabileceği olanaklarını düşünüyorsunuz.

Dünyada emperyalizm var olduğu sürece milliyetçilik bitmeyecektir ve ilerici özelliğini sürdürecektir. Zaten milliyetçilik emperyalizme/başka ülkelere karşı sınırı korumak değil midir?

İşte bakınız Chavez'in tüm icraatları milliyetçilik üzerine değil midir? arkasından sosyalizm gelse bile emperyalist ordular var olduğu sürece, milliyetçilik devam edecektir. Ayni SSCB'de olduğu gibi.

Türkiye'de ve tüm ülkelerde milliyetçilik demek o ülkede yaşayan tüm halkların çıkarları savunmak demektir.

Kafatası ölçen ırkçılar bizi ilgilendirmez.

Selamlar…