13 Nisan 2009 Pazartesi

“Faşizme Geçit Yok”

Erdoğan hükümeti, yerel seçimde, %47 ve üzerinde bir oy almayı hedefledi. Bunun için, her tür devlet olanakları kullandı. Kömür, yardım paketlerinin üstüne, beyaz eşya filan da dağıttı.

Eğer AKP hükümeti %47 ve üzerinde oy almış olsaydı, başta anayasa değiştirilerek, ılımlı islama giden yol açılmış olacak ve AKP hükümeti yeni anayasa ile birlikte kalıcılaşacaktı.

Fakat her şeye karşın, her tür yardım, vaat ve tehditlere karşın AKP ciddi biçimde oy kaybetti. Artık AKP’nin anayasayı değiştirmek, ılımlı islama geçmek için halk desteğinin olmadığı ortaya çıktı.

Cumhuriyet tarihinde, haklı/haksız hiçbir hükümet Ergenekon kapsamında böylesi, ülkenin proflarını, ordu komutanını, üst düzey subaylarını, aydınını, gazetecisini vb. göz altına almamıştı. Gerekçesi ne olursa olsun, hiçbir hükümet dengelerle böyle oynamamıştı.

AKP hükümeti bu dengeleri bozdu. Fakat kendileri de iyi biliyor ki hükümetten düştükleri anda, yaptıklarının faturasının kendilerine kesilecek. 29 mart yerel seçimlerine kadar AKP hükümetinin oyları sürekli arttı. Fakat yerel seçimler sonrası kan kaybeden AKP bir sonraki genel seçimlerde iktidardan düşme kabusları görmeye başladı.

İşte 12. dalgayı böyle değerlendirmek gerekiyor. İktidardan giderlerse sonlarının karanlık olduğunu düşündükleri için iktidardan düşmemenin hesapları yapılıyor. Ya bir genel seçim olmayacak, ya genel seçimlere girecek başka parti olmayacak ya da sonuçlar ne olursa olsun yani halk kime oy verirse versin AKP tek başına iktidar olacak oyu almış olacak.

Anti demokratik yönetimler sadece bize özgü değil elbette:

Tarihte Almanya’dan ünlü sözler;

“İlk önce komünistleri götürdüler, karşı koymadım, ağzımı açmadım, çünkü ben komünist değildim. Sonra sosyal demokratları götürdüler. Ona da ağzımı açmadım, çünkü ben sosyal demokrat da değildim. Daha sonra Yahudileri alıp götürdüler. Yine bir şey söylemedim, ağzımı açmadım, çünkü ben Yahudi de değildim. Bir gün Çingeneleri götürdüler. Yine ağzımı açmadım, çünkü ben Çingene de değildim. Sonra liberalleri alıp götürdüler, hiçbir şey söylemedim, çünkü ben liberal de değildim. Ve bir gün beni almaya geldiler. Hiç kimse karşı koymadı. Çünkü ağzını açacak, karşı koyacak hiç kimse kalmamıştı.”(Bu sözler, ALMANYA’da bir baskı ve korku döneminin, herkesin gözü önünde, nasıl yavaş yavaş oluşturulduğunu, olağanüstü biçimde anlatıyor. Toplama kampından kurtulan bir profesör ya da bir kilise temsilcisi tarafından söylendiği ileri sürülüyor.)

Türkiye’de ise komünistlerden başlamadılar, belki onları yeteri kadar tehdit unsuru görmüyorlar, Atatürkçülerden başladılar. Yani iktidarlar için en tehlikeli olan aktif kitleden, Cumhuriyet Mitingleri düzenleyicilerinden yani.

Laikler bittiği zaman sıra komünistlere, liberallere filan gelecek o zaman onların hakkını savunan kimse kalmayacak.

Türkiye’de komünist ve sosyalist partiler ne yapıyor? Sadece ve sadece izliyorlar. Neyi? Sanırım sıranın kendilerine gelmesini.

Peki sendikalar ne yapıyor, aynı akşam itibari ile, DİSK, KESK, HAK-İŞ 1 Mayıs’ın nerede kutlanacağını tartışıyor.

Aslında eğer kitle ezdirmeyecekse Taksim’de kutlansın, ama kitle ezdirilip katılımın düşmesi isteniyorsa, geçen yıl gibi, buyurun Taksim’e.

Hiçbir örgüt kitlesini ezdirmez, yerlerde süründürmez. Ama onlar gerçekten de bağımsız birer örgütse.

13. dalga yolda!!!

Yandaş medya 13. dalganın siyasilere yöneleceğini işaret ediyor. TBMM çatısı altında, dokunulmazlık zırhı altında olduklarını sananlar rüya görmesin, bir gece oylamasında dokunulmazlar kalkar ve kapıdaki güvenlik güçleri onları yaka paça götürür. (neymiş Anayasa Mahkemesine giderlermiş, giderler belki de ama önce başka yere giderler)

Darbelerden medet umanlar derin uykularından uyansın, Almanya’da Naziler iktidara geldiğinde ordu nazi partisinin en büyük destekçisi olmuştu. Yapılacak tek şey, Cumhuriyet Mitinglerini yeniden örgütlemektir.

Yerel seçimlerden yeni çıkmış Türk halkı oldukça aktiftir ve morali yüksektir. CHP istediği anda milyonluk mitingler yapabilecek durumdadır. Ama CHP Genel Başkanı Baykal olduğu sürece bu da bir hayal olmaktan öteye geçemeyecektir.

Haydi, komünist, sosyalist partiler, haydi sendikalar, sivil toplum örgütleri Ergenekon yanlısı suçlamasından korkmadan, “Faşizme Geçit Yok” sloganları ile alanlara!

Soru:

Biz 29 mart yerel seçimlerinde, son olarak mı oylarımızı kullandık yoksa sondan bir önceki mi???

Saygılarımla…

İsmet Baytak

9 Nisan 2009 Perşembe

“Gerçek Darbe Günlükleri -I-"

Biz karar vermişsiz iktidara el koyacağız devrim yapacağız yani. Halkın oyları ile seçmiş olduğu “demokratik/meşru” hükümeti devirerek yönetime el koyacağız. Hangi iktidar devireceksiniz derseniz? CHP ve MC hükümetlerini. Tabi o zaman şimdiki gibi yalaka liberallerimiz, dönek Marksistlerimiz olmadığı için kimse bizi darbeci olarak suçlamıyor. Göğsümüzü gere gere dolaşıyoruz, “devrimciyiz” diyerek.

“Bunun için, ulusal demokratik güçlerin güç ve eylem birliği gereklidir” diyor Baydar ve Engin. Biz de Ulusal Demokratik Cephe’yi kurmaya çalışıyoruz. “Yaşasın UDC” filan diyoruz. Sapına kadar ulusalcıyız, sapına kadar sosyalistiz yani…

Bize ne gerekli biliyoruz, aktif kitlenin çoğunluğu. Biz de oldukça aktifiz yani.

Oya Baydar ve Aydın Engin diyor ki; “önemli olan aktif kitledir, bu ülke nüfusunun yüzde beşi bile olabilir, aktif kitleyi kazandığınız zaman siyasi iktidarı ele geçirebilirsiniz. Seçimler bir burjuvazi kandırmacasıdır. Halkımız, burjuvazinin iletişim araçları, medya olanakları ile yanlış bilgilendirilmekte ve işçi sınıfının kendi sınıf çıkarlarını görmesini engellemektedir. İşçi sınıfı iktidarı ele geçirip proletarya diktatoryasını kurduktan sonra halkın gerçek çıkarlarını savunacak ve komünizmde gerçek halk demokrasisi gerçekleşecektir”

Şimdi siz diyeceksiniz ki; “Oya Baydar ve Aydın Engin bunları savunmuyor ki?” doğrudur şimdiki Baydar ve Engin tam tersini savunuyor. Ama siz bunlara inanmayanı bunlar, çakma, Oya Baydar çakma, Aydın Engin çakma. (sahte yani)

Hani Aziz Nesin vardı. Ateistti. Bir gazeteci ona sormuştu; “peki şimdi siz ateistsiniz fakat daha ileriki yaşlarda dine dönerseniz ne olacak?” Nesin bu soruya, “ben şimdi aklım başımda iken konuşuyorum. Yaşlandığım zaman farklı konuşursam bilin ki kafayı kırmışım, o zaman beni ciddiye almayın” demişti.

Baydar’ı da Engin’i de böyle değerlendirin işte.

Biz şimdi halkı bilinçlendirip, aktif kitlenin çoğunluğunu sağlayacağız. Bunun için propaganda çalışmalarımızı hızlandırıyoruz. En iyi propaganda çalışması, bildiri, korsan miting, legal miting, afişler filan. Fakat 1980 öncesi öyle billboardlar filan yok. İnşaatlar var onların etrafını çeviren tahta çitler, elektrik direkleri veya düz olan ne varsa oralara afişlerimizi yapıştırıyoruz. “İleri Demokratik Bir Düzen”, “Yaşasın sosyalizm”, “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi” filan.

Ama öyle propaganda yapmak kolay değil. Emniyet izin vermediği için gece afişlemeye çıkıyorsunuz her tarafı afişlerle donatıyorsunuz. Sabah kalkınca bir bakıyorsunuz ki sizin afişlerin üstünü bir başka siyasi örgüt veya ticari bir firma reklam amacı ile örtmüş. O zaman ne yapmak lazım? Afişleri korumak. Afişleri yapıştıranlar gidiyor bu sefer koruma birlikleri geliyor afişlerin üstüne başkalarının afiş asmasını engelliyor.

Öyle halkı bilinçlendirip, aktif kitlenin çoğunluğunu sağlamak o kadar kolay değil yani!

Şimdi biz aktif kitlenin çoğunluğunu kazanmaya çalışırken, bunda da yol alırken bir de baktık birileri bizden önce iktidarı ele geçirmek istiyor. Adamlar alenen darbe yapacaklar. Hem de öyle aktif kitlenin çoğunluğunu filan sağlamadan. Emir komuta içinde ordu marifeti ile darbe yapacak. İş sakat yani.

Biz, “İleri demokratik Düzen”den filan vazgeçip var olanı korumaya çalışıyoruz. “Faşizme Geçit Yok” falan diyoruz ama bizi dinleyen kim! Hani şimdi demokrasini erdemi üzerine, en kötü demokrasi en iyi darbeden iyidir filan diyenler, darbelerin ne kadar kötü olduğu üzerine yazılar yazanlar var ya, şimdiki medyada köşe başlarını tutanlar hepsi olmuş darbeci.

MHP’liler, ÜGD’liler açıkça yazamadıklarını kimsenin göremeyeceği hela kapılarına, “bir gece ansızın gelebiliriz” yazıları yazıyorlar.

Bizim solcu arkadaşlarda kuyruğu dik tutmak adına, bu yazıların altına, “sakın geç kalma erken gel” yazılarını yazınca darbeciler de erkenden geldiler.

Türkiye 12 Eylül sabahı kapkaranlık uyandı. Ülkemize “demokrasi” gelmişti yani! Şimdiki Irak’a gelen demokrasi gibi. ‘Our Boys’lar başarmıştı yani…

Herkes karanlık uyandı da biz daha karanlığın, “demokrasi”nin farkında değiliz. 10 Eylül 1920 yılında kurulan TKP’nin kuruluş yıldönümü ile ilgili afişleri yapıştıracağız. Banyoda tutkalları hazırladık, afişleri paylaştık filan. Saat 06.30 gibi binadan çıktık. Çıktık çıkmasına da daha köşeye gelince bir baktık askerler devriye geziyor. Onlara görünmeden hemen geriye döndük.

Ülkeyi “demokrasi” geldiğinin farkında değiliz hala. Daha önce de zaman zaman askerler geliyor ana caddede böyle devriye geziyorlardı.

Hatta iyi anımsıyorum, bizim komşumun 3 tane çocuğu vardı, iki kız bir oğlan en büyük kız lise bire diğerleri ortaokula gidiyorlardı. 3’ü de İLD’ye üye olacaklardı ama yaşları tutmuyordu. Neyse, bir gün bunlar tutmuş bir şeyi protesto etmeye kalkmışlardı.

Şimdiki söz konusu olan ana yola çıkmışlar, bir tane teneke çay kutusunu sarmışlar, bomba süsü falan vermişlerdi. Bir tane de otomobil lastiğini yuvarlaya yuvarlaya getirdiler. Sahte bombayı yolun bir tarafına koydular. Yolun öbür tarafına da otomobil lastiğini. Biri kibrit çaktı lastik tutuştu. Birisi de havaya uçtu uçtu attı. Ana yoldan geçen araçlar lastik ile sahte bomba arasından filan geçiyorlar ama trafikte oldukça sıkıştı yani. Neyse bizim üç genç (çocuk yani) slogan filan da atarak kaçtılar, gittiler. Lastik bir yandan yanıyor, bir yanda sahte bomba duruyor, araçlar ikisinin arasından geçiyor. Derken iki cemse asker geldi. Askerler sağda solda mevzi aldılar, devriye geziyorlar.

Askerlerin başındaki komutan önce “bomba”ya gitti. Bir baktı bir boka benzetemedi herhalde bir tekme vurdu. Teneke çay kutusu fırladı kaldırıma gitti. Ama öbür tarafta lastik yanmaya devam ediyor. Tuttu aldı onu çöp varilinin içine atıp kapağını kapattı. Yol tamamen açılmıştı. Komutan biraz bekledi sonra tuttu çöpün kapağını açtı. Kapağı açmakla birlikte komutanın yüzü başta olmak üzere kapkara bir duman etrafı kapladı. Küfür eden komutan kapağı tekrar kapattı. Bu durum bir kaç kez tekrarlandı.

Ertesi gün o eylem yapan orta okul öğrencisi olan erkek çocuğu gördüm, “her ikisi”, “her ikisi” diyerek misket oynuyordu.

Neyse, biz yine böyle bir eylem oldu asker geldi sandık, bekliyoruz gitsinler de biz de afişlerimizi yapıştıralım. Bizim balkondan görülüyor, ara sıra bakıyoruz askerler gitmemiş.


Bizim İbo, erken kalktığı için uykusunu alamamış, tuttu, “ben uyuyorum askerler gidince beni kaldırın” dedi. Vurdu kafayı uyudu.

İbo’nun da evde bir arkadaşı var, siyasi filan değil, tesadüfen o gece bizde kalıyor, Sadi. Baktık Sadi bizim İbo’yu uyandırmaya çalışıyor, “kalk İbo kalk” diyor, “kalk devrim oldu” diyor. İbo başını kaldırıyor, “ne devrimi” lan diyor, “bizden habersiz devrim olur mu?” diyor. Sadi, “valla oldu, valla” diyor.

Meğerse o gün ülkeye “demokrasi” geldiği için sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş. Bizim evde TV ve radyo olmadığı için bizim haberimiz yok. Sadi balkondan etrafı seyrederken bir çocuk görmüş sokakta geziyor, karşı balkondan bir kadın, “oğlum ihtilal oldu, sokağa çıkma yasağı var, evine git, askerlere seni yakalar, götürür” deyince bizim Sadi’de sanmış devrim oldu.

Neyse sonuçta ülkeye “demokrasi” geldiğini anladık. Hemen önce tutkallar döküldü sonra da termesifonda afişler yakılmaya başlandı. Ama biz de afiş çok yak yak bitmiyor. Bizim termesifon oldu ateş gibi. Sular da kesik. Bereket küvette su var. Başladık küvetteki suyu termesifonun üstüne dökerek onu soğutmaya çalışıyoruz. Bir yandan da afişleri yakmaya devam ediyoruz. Neyse sonuçta hepsini yaktık. Sonra sıra geldi evdeki kitap, dergi, broşür, bildiri filan ne varsa.

Epey yorulmuştuk ama “demokrasi”ye zararlı ne varsa imha etmeyi başarmıştık.

Sonra aklımıza geldi sokaklarda ne var diye bir bakalım dedik. Balkona çıktık, bir baktık sıcak 12 Eylül günü olmuş Ocak-Şubat ayı gibi, Ankara’nın üstünde kapkara bir bulut. Kış değil kıyamet değil, bu pis hava nereden geldi merak ettik. Meğerse her ev yakacak bir şeyler bulmuş, sobaları, kaloriferleri harıl harıl yanıyor, her evin bacası tütüyor yani. O gün tüm Ankara “demokrasi”ye zararlı her şeyden kurtulmuş oldu, Ankara artık “özgürleşmişti”!

Ama dedik, ülkede demokrasi güçleri var, medya var. Onlar, bu meşru hükümete karşı yapılan darbeye karşı çıkarlar. Gazeteleri aldık bir baktık, hepsi esas duruşa geçmiş, “emredin komutanım” diyor.

Şimdi neymiş, “Doğan Medya gurubunun bu tavrı varken darbe yapılamazmış” zavallılarım benim. Bir darbe olsa Doğan Medyanın atacağı manşeti ben size söyleyeyim, “Nerede kaldınız Paşam?”.

Şimdi bazıları diyor ki, “artık sadece TRT yok ülkenin her tarafında medya var, bunları nasıl kontrol edebilirler”

Açıklayayım…

Biz gazeteyi pazartesi günleri çıkarıyoruz. Bir gün bir baktım kapıda iki tane inzibat, kolluklu, görevli filan. Eyvah dedim boku yedik, darbe mi oldu ne? Bizi götürecekler galiba. Ama yine de bozuntuya vermiyoruz. İnzibat, “gazeteden bir tane almaya geldim” dedi. Rahatlamıştık. Neyse, gazeteyi haftalık çıkarıyoruz, her hafta pazartesi günleri iki inzibat geliyor bir adet gazete alıyor gidiyor. Götürülme tehdidi yok ya biraz diklenelim dedim, “kim istiyor bu gazeteyi?”. “Garnizon komutanı albayım” dedi. Bir süre daha geçti, ben biraz daha dikleniyorum, gazete filan vermemeye kararlıyım yani. Ama sıkıyorsa anlat inzibata, emir almışlar, alıyor gazeteyi gidiyorlar, ilçede ne kadar gazete çıkıyorsa topluyorlar. Bir gün dayanamadım, “bakın dedim siz albaya bir şey söyleyemezsiniz ama hiç olmasa çavuşunuza filan söyleyin albayınız hiç olmazsa parasını versin abone olsun da öyle gazete verelim” dedim de dinleyen kim.

Yani “darbe yapacakların medyayı kontrol etmeleri mümkün değil, doğan Medyayı ikna edemediler” diyorlar ya onlar ya bir bok bilmiyorlar ya da sizi kandırmaya çalışıyorlar.

“Gerçek Darbe günlükleri” sürecek…

5 Nisan 2009 Pazar

Nasıl başarabiliyorlar?

AKP hükümeti, tüm gelmiş geçmiş hükümetlerden daha özelleştirmeci, daha piyasacı çıktı. Cumhuriyet tarihinin tüm kazanımları, yerli yabancı tekellere peşkeş çekti, çekmeye de devam ediyor. Özelleştirme sonucu onbinlerce insan işini kaybetti.

Tarım bilinçli bir şekilde yok edildi. Kırsal kesimde yaşayanlar perişan durumda. Orta kesim, esnaf banka kredileri ile bunalmış durumda, onbinlerce küçük işletme kapandı, kapanmaya devam ediyor.

Kredi kartı mağdurları milyonlara ulaştı.

Her alanda büyük bir baskı yaşanıyor, herkes dinleniyor, hükümet holding medyasına bile tahammül edemiyor. Tekelci burjuvazinin bir kanadı bile hükümeti eleştiremiyor, maliye uzmanlarının incelemelerinden korkuyor.

Üstüne üstlük ekonomik kriz sonucu, başta tekstil sektörü olmak üzere bir çok sektör battı. Yüzbinlerce işçi bu kriz yüzünden işsiz kaldı.

Muhalefet ise hükümetin ekonomik icraatlarına itiraz etmiyor. Onlar da özelleştirmeyi, IMF reçetelerini savunuyor.

Tüm bunların karşısında, karşılarında hiçbir rakip, burjuva partisi, sosyal demokrat parti vb. olmayan sosyalist partiler nasıl oluyor da oylarını artıracağına, halka umut olacağına oylarını düşürmeyi başarabiliyorlar? Sanki insan, o partilerin formatlarının oylarını artırmaya değil de azaltmaya yönelik olarak atıldığını düşünüyor.

Türkiye'de, küçük sosyalist yapıları ve legal olmayan örgütleri bir kenara bırakarak, seçimlere giren üç partinin konumunu değerlendirecek olursak:

1- EMEP
2- ÖDP
3- TKP

Emep, seçimlere hangi sloganla girdi, kitlelere ne önerdi öğrenmek pek mümkün olmadı. Bu parti seçim sonuçlarını değerlendirirken kendi başarı ve başarısızlığını bir kenara bırakarak DTP'nin başarısından söz ediyor. Kısaca Emep Türk ve Kürt emekçilerini, sosyalistlerini unutmuş Kürt milliyetçi hareketinin arkasına takılmış durumda. Kürt oyları ile milletvekili düşleri bile gördüler.

ÖDP, bu partinin de nasıl bir kampanya ile seçime girdiğini bilen yok. Parti kendi içinde ikiye ayrılmış durumda. Liberaller ve sosyalistler olarak. Olağanüstü kongre yaptılar az farkla sosyalistler kazandı. Yakında olağan kongreleri var. O zamana kadar da politik bir tavır takınmaları beklenmiyor.

TKP, bu üç parti içinde görüşleri en net olan parti. AB'ye karşılar, Ergenekon konusunda ise; darbeci Kenan Evren devlet katında en üst düzeyde itibar görürken, darbeci diye bir takım insanların gözaltına alınmasını, muhaliflerin sindirilmesi, toplumun üstüne bir korku tohumları ekilmesi olarak görüyorlar ve AKP'nin demokrasiye değil ülkeyi Osmanlı'ya götürdüğünü belirtiyorlar. Zaten seçim kampanyalarını da bu temel üzerine kurdular. "Ya Osmanlı, ya Sosyalizm"

Peki TKP en gerçekçi değerlendirmeyi yaptığı ve seçim politikalarını bu politika üzerine oturttukları halde oyları neden düştü? (%0.24'den %0.20'e)

Bu partiler hiçbir örgütsel çalışma yapmasa, hiçbir bildiri, miting, yayın organı filan çıkarmasa, oturdukları yerden 12 Eylül mağdurlarını, onların anne-babalarının, çocuklarının filan adreslerini alsa onlara şöyle bir mektup gönderse; "Sayın …. Şimdi çok değişik politik konumlarda yaşıyor olabilirsiniz fakat geçmişini unutacak mısın? Sana kan kusturanları af mı ediyorsun, bakın sayın bay/bayan onlar sizin çocuğunuza sizin anne/babanıza, günlerce işkence yaptı siz kızınızın/oğlunuzun, anne/babanızın çektiği bu işkenceleri unutabilir misiniz? Şimdi yapabileceğiniz bir şey var. İl Genel Meclisinde bize oy verebilirsiniz…. Vb.)
Sadece bu çalışma bile bu sosyalist partilerin oylarını 2/3 kart artırabilirdi.

TKP'nin kampanyasına bakacak olursak; "AKP ve CHP düzen partileridir. İkisi de özelleştirmeci, piyasacı partilerdir. Bu anlamda bu iki partiye oy yok" bu çerçevede TKP, örgütü olan kentlerde ya aday çıkardı ya da ortak adayları destekledi.

Bu kampanya komünist partiler için en doğru bir kampanya olarak görülebilinir. Fakat Türkiye gerçeği bu değil.

Türkiye'de yaşayan insanlar, yaşam alanlarının daralmakta olduğun gördüler. Daha önce yaşadıkları gibi yaşayamayacaklarını, sakallı, takkeli, çarşaflıların yaşam alanlarına ve davranışlarına müdahale edeceklerini gördüler ve bundan alabildiğince korktular. Özellikle, yaşam alanlarını en özgürce kullanabilen insanların yaşadıkları deniz kenarlarında.

Evet CHP'de AKP'de piyasacı ve özelleştirmeci. Ama, örneğin Kılıçdaroğlu ile Topbaş ikisi de özelleştirmeci ve piyasacı derseniz doğru söylemiş olursunuz ama bu doğru hiçbir işe yaramaz. Topbaş'ın seçimi bir kez daha kazanması İstanbul için bir kabustur. Belediyeler günümüz Türkiye'sinde karanlığın yuvası, dinci hareketlerin finans merkezleri durumuna geldikleri gibi, insanların yaşam biçimlerini de yavaş yavaş olsa da değiştirmektedirler.

Bu anlamda yapılmış olan bu yerel seçimlerde, TKP her il ve ilçe örgütüne insiyatif tanıyarak, CHP veya DSP adayı, bağımsız vb. adayları destekleme veya aday çıkarma konusunda yetki vermeliydi.

Bu şekilde parti politik yaşam içinde yer bulabilir ve oylarını artırabilirdi.

TKP aday çıkarmasa nasıl bir seçim kampanyası yürütecekti? Diye soranlar için ise yanıt basit İl Genel Meclisi adaylarınla istediğin kadar kampanya yürütebilirdin. Hiçbir "sol" kesimden de tepki görmez, tersine destek görebilirdin.

Sonuç olarak:
Baykal, CHP hep şunu söyledi, "oylarını küçük partilere verme, bize ver şeriat geliyor" ilerici insanlar oylarını CHP'ye vere vere AKP'nin oyları arttı. %47'lere kadar çıktı. Ama bu genel seçimlerde idi.

Bir çok belde de, ilçede, kentte CHP veya DSP'den aday olan, Osmanlı'ya karşı, Padişahlığa karşı sayısız aday çıktı ve bir kısmı seçimleri kazandı. En azından deniz kenarlarında yaşayan insanlar yaşam alanlarının daraltılması riskinden kurtuldu. Bunun yanında, Erdoğan'ın padişah özlemi, yeni bir anayasa özlemi de şimdilik hayal oldu.

İzmir'de yine bay /bayanlar şortlarla gezebilecek, kızlar erkek arkadaşları ile elele dolaşabilecek, yine insanlar kordonda köpeklerini gezdirebilecekler.

Son söz olarak:
Eğer örneğin İstanbul'da Büyük Şehir Belediye seçimlerinde bin tane oyum olsa idi bir tanesini bile TKP'ye adayına atmazdım. Yine İstanbul'da il Genel Meclisi seçimlerinde bin tane oyum olsa bir tanesini bile CHP-DSP'ye atmaz hepsini TKP'ye atardım.

Saygılarımla.

21 Mart 2009 Cumartesi

“M. Balbay’ın Günlükleri”

Geçtiğimiz günlerde internet Hürriyet Gazetesinin ilk sayfasında şöyle bir haber vardı, “Aliağa Emniyet Müdürlüğünde patlama, 1 polis şehit” merak edip haberin devamını tıkladım. Haber şöyle, “Aliağa Emniyet Müdürlüğünde bir balıkçıdan elde edilen patlayıcının mahkeme kararı ile imha edilmesi kararından sonra, emniyette polis memuru, bilmem kim, patlayıcıyı götürmek isterken elinde patladı. Polis memuru ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı”

Haberin devamı bu. Ama ilk sayfada polisin şehit olduğu yazıyor. Aşağıda ise okuyucu yorumları var, birisi, “Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı dileriz”, diğeri, “ruhu cennet mekan olsun” vb. diye yorumlar sürüyor.

Ne var bunda diyebilirsiniz, herhangi birileri saçmalamış. Ama saçmalayanlar, gazetenin “kadrolu” yorumcuları. Yani devamlı yorum yapıp oy alanlar filan. Yani haber okunmadan manşete bakılarak yorumlanmış.

Konumuzla ilgisi ne?

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Balbay’ın, günlükleri Doğan Medya gurubundan, http://www.tempo24.com.tr de yayınlandı. Bundan sonra başta AKP medyası olmak üzere herkes bu konuda yorumlar yazmaya başladılar.

Öncelikle yayınlanan bu anılar Balbay’a mı ait? Eğer Balbay’a aitse yayınlananlar günlüklerin tamamını mı oluşturuyor? Bazılarına göre günlükler çok daha uzun ama birileri bu günlüklerin sadece ordu/subaylarla olan ilgili kısımlarının servis edildiğini söylüyor. Eğer böyle ise bile ordu/subaylar ile ilgili kısımlarda çıkartmalar yapılmış mı? Bilinmiyor.

Ben, günlüklerin tamamen Balbay’a ait olduğunu ve herhangi bir çıkartma/çarpıtma vb. şeyler olmadığından yola çıkarak var olanı değerlendirmek istiyorum.

Günlükte hiçbir yerde darbe planına rastlamadım. Günlüklerin ana temasını Şener Eruygur oluşturuyor.

Günlüklerde öz olarak şunlar var; ülke ciddi biçimde geriye doğru gidiyor, yani şeriat devletine. Kıbrıs’ta tüm haklarımızdan vazgeçiyoruz. Türkiye, ABD planı ile bir bölünmenin içine sokulmaya çalışılıyor, AKP hükümeti de bu planın içinde.

Kısaca bu noktalarda ne yapabiliriz? Tartışması var. Ama hiçbir yerde darbe yapacağız yok. Tersine artık günümüzde darbelerin yapılamayacağından falan söz ediliyor. Amaç AKP hükümetine karşı ne yapabiliriz, nasıl bir yapı kurabiliriz, bizim yanımızda kimler yer alır, kimler yer almaz, medya kimden yana filan konular tartışılıyor?

Günlükte, “bu medya ile darbe yapılmaz” diye söz ediliyor. Darbenin medyaya gereksinimi olmaz ki! Yaparsın darbe medya esas duruşa geçer, örneğin Taraf Gazetesi ya kapanır ya da, “emredin paşam” gibi manşetlerle çıkar. Çıkmaz mı? 12 Eylül’de tüm gazeteler nasıl çıktı?

Darbe yapacak adamlar böyle, ordu dışı kişilerle günlerce tartışma da yapmaz. Zaten Eruygur emekli olacağından filan söz ediyor. Yani devlet başkanı filan olmaktan söz eden yok.

Bir de neymiş? Mustafa Özbek’in sendikasının darbe için 8 trilyonu varmış oysa günlükte 8 trilyon şöyle geçiyor, “tüzüğümüze göre 8 trilyonun %40’ı kadar herhangi bir şirkete (gazeteye) ortak olabiliriz” yani muhalif bir darbeye değil gazeteye kaynak aktarabileceğinden söz ediliyor.

Peki, komutanların, gazetecilerle, patronlarla, sendikacılarla böylesi toplantılar yapması yasa dışı mı? Bana göre hayır, görevi ne olursa olsun herkes ülke sorunlarını değişik çevrelerde tartışmalı, görüşlerini kamuya kapalı alanlarda tartışmaya açmalı emekli olunca da ADD gibi bir sivil toplumuna veya, sağ veya sol partilere üye, yönetici filan olabilmeli. Yeter ki var olan yetkilerini kötüye kullanmasınlar.

Peki bu subaylar yetkilerini/güçlerini hiç kötüye kullanmamışlar mı? Kullanmışlar. Zaten günlüklerde de geçiyor, 19 Mayıs, 23 Nisan gibi günlerde Genel Kurmay’ın basın açıklamalarında laiklik vurgusu yapmışlar.

Ama bir de darbe ile ilgili çarpıcı bir kesit var, paşa çeketini çıkarmış onunla görüşmeye gelenler, “ne o paşam neye soyundunuz?” diyerek espri yapmışlar. İşte darbeyi çağrıştıran en keskin bölüm bu.

Bir de, günlüklere göre, Tuncay Özkan’ın genç ama güvenilir olmadığı, Gürbüz Çapan’ın karanlık ilişkileri olduğu, Cumhuriyet gazetesinin ondan uzak durması gerektiği söz ediliyor.

Evet işte benim günlüklerden okuduklarım bunlar.

Ama kimileri günlükleri, “Darbe Günlükleri” olarak lanse ederse herkes de Aliağa’daki olay gibi, “Allah rahmet eylesin, ailesinin başı sağolsun” filan diyebilir. Tabi bunlar iyi niyetli olanlar, diğerlerini zaten saymıyorum.

Saygılarımla…

19 Mart 2009 Perşembe

“ISSIZ ADAM”

Çağan Irmak, 1970 doğumlu yönetmen ve senaryo yazarı. 6 tane uzun metrajlı filmi var. Ama ben onu, “Babam ve Oğlum” ile “Issız Adam” filmlerinden tanıdım.

Sanırım benim gibi bir çok insan da bu iki filmi izlemiştir. Fakat ben yine de bu iki film hakkında kısa bilgiler vermek istiyorum.

Babam ve Oğlum; duygusal bir film, düşünceleri uğruna baba evine terk eden ve 12 Eylül zindanlarında kansere yakalanan ve ölümü kaçınılmaz olması nedeniyle baba evine geri dönen ve oğlunu babasına emanet etmek isteyen bir adamın öyküsü. Gözyaşlarına boğulduk. Gerçi film, 12 eylül dönemini çok iyi yansıtmış olsa da solcu/devrimci olmak demenin, işkence, hapis, idam, kanser vs. olmak demek diyen 12 Eylül korkutmacalarının bir devamı niteliğinde.

Ama ben “Issız Adam”ı da izledikten sonra sayın Çağan’ın kesinlikle amacının bu olmadığını anladım.

Issız Adam; orta burjuvazinin aşk macerasını anlatan güzel, romantik, duygusal bir film. Ekonomik sorunu olmayan, bencil yaşantısından kopamayan bir adamın ve çok duygusal, aile yaşantısına çok önem veren fakat aşk yaşantısında birçok başarısızlıklar yaşamış bir kadının tam aşk yaşamını, aile ortamını buldum dediği anda boşluğa düşmesini anlatıyor.

Sonuçta iki filmin kısaca konusu bu. Peki bu iki filmi özel kılan ne?

Sanırım Çağan Irmak bu iki filmi sadece yukarıdaki amaçla üretmemiş. Bana göre aslında başka mesajlar da vermiş.

Bu iki film de sanırım yabancı ülkelerden ödül almadı. Ama yine sanırım Babam ve Oğlum’dan sonra Issız Adam’da yurt dışında gişe başarılarına ulaştı.

Bir yönetmen bir filmi düşüncelerinde üretirken, neyi hedef alır? Yurt dışında ödül almayı hedeflerse, bu ödülü almak pek zor değildir. Türkiye’nin %10’nunu bile kapsamayan kesimlerden kesitler alır, onları örneğin, yakıt olarak tezek kullanan insanlar, öküzü öldüğü veya devletin aldığı için kadının öküz yerine koşulduğu bir sabanı, asker/polisin insanlara dışkı yedirdiği gibi filmler yaparsanız kesinlikle Avrupa’dan filan ödül alabilirsiniz.

Örneğin Yılmaz Güney’in son filmleri böyledir.

Çağan Irmak böyle bir film yapmak istememiş. İstemiş olsaydı, örneğin senaryo şöyle olabilirdi. 12 Eylül zindanından çıkan baba, öleceğini anlar yanına oğlunu da alarak baba evi olan köyüne döner. Baba evi tek katlı kerpiç ve üstü, toprak kaplı karanlık bir odadır. Aile odada hayvanlar ile birlikte yaşar, elektrik yoktur odanın içini duman ile kaplayan bir odun ateşi ile aydınlanır ve oda onunla ve hayvanların dışkıları ile ısınır. Vs.

Eğer Çağan Irmak böyle bir film yapsaydı kesinlikle yabancı ülkelerden ödül veya ödüller alırdı. Ama ne yapmış Çağan Irmak? Ekonomik sorunu olmayan bir baba ocağı, bayanların telsiz, traktör kullandığı bir aile yaşantısı. Avrupalı eğemenlerin istediğinin tam tersini yapmış.

Issız Adam filmi ile ise tamamen emperyalizme, kapitalizme bir başkaldırı eseri yaratmış.

Orta burjuvazinin aşk maceraları ile nasıl kapitalizme/emperyalizme bir başkaldırı olabilir diye sorabilirsiniz.

Yılmaz Güney toplumun %10’nun bile kapsamayan filmler yaptıysa (Örneğin Yol filmi gibi) Çağan Irmak toplumun yine %10’nun bile kapsamayan bir burjuva filmi yapmış.

Kapitalist sistem kendi halkını sömürmek ve egemenliğine devam ettirebilmek için halkının şükretmesini ister. Bu amaçla Türkiye gibi ülkelerde yaşamın ne kadar kötü olduğunu gösteren filmlere ödüller verir. Bu filmleri izleyen Avrupa halkı kendilerinin demokratik bir refah toplumu içinde yaşadığına inanır, sömürü sürer gider.

Çağan Irmak, Issız Adam filmi ile bu yalancı kapitalist düzenin suratına bir tokat atar gibi bu filmi yapmış. Bu filmi izleyen, Türkiye’yi tanımayan bir Avrupa vatandaşının kendi yaşantısını sorgulamaya yönelmesi bence kaçınılmaz.

Çünkü, Issız Adam filmi, Türkiye’nin en güzel mekanlarında çekilmiş, ekonomik sıkıntının olmadığı, herkesin bolluk içinde yüzdüğü, kültürlü insanların yaşadığı ülkenin bir filmi. Yine tekrar ediyorum, bu film Türkiye gerçeği değil, Yol Filmi gibi.

Benim düşüncelerime göre, Kültür Bakanlığı bu filmin tanıtımı için bütçe ayırmalı, bu film tüm dünya ülkelerinde gösterime girmeli ve büyük gişe hasılatları kırmalı. Bu filmi izleyen her dünya vatandaşı, eğer kafasında bir Türkiye imajı varsa kesinlikle o imaj değişecektir.

Ayrıca, eski ama çok güzel kırkbeşlik plakları tekrar günümüze kazandırdığı için sonsuz teşekkürler.

Çağan Irmak bir de, 78 kuşağı olmanın sadece, acı, işkence, idam, hapis, kanser olmadığını, gençlerin, insanların örgütlenerek nasıl bir güç olduğunu bu güçten egemenlerin nasıl korktuğunu, insanlığın kurtuluşu için, sosyalizm için mücadelede nasıl dostluklar, nasıl aşklar yaşandığını anlatan filmler yaparsa sanırım gençlerin politikadan korkmasının bir ölçüde önüne geçmiş olabilir.

Teşekkürler Çağan Irmak, “Babam ve Oğlum” ile “Issız Adam” filmi ile beni duygulandırıp ağlattığın için, başarılarının devamını dilerim.

Saygılarımla…

18 Mart 2009 Çarşamba

500 milyon dolarlık adam! Ve Oya Baydar

Dünyanın en zengin adamı değil ama en pahalı adamı kim?

Hemen akla topçular geliyor ama bildiğim kadarıyla onların en fazla değeri 50 milyon avro filan.

Bir insan sadece ama sadece kalemi ile kaç para edebilir? Beş para etmez değil mi? Ama ediyor hem de yarım milyar dolar ediyor.

Dünyanın en pahalı adamı Türkiye’de yaşıyor. Lüks serveti filan yok sadece kedi ve köpekleri var. Köpeklerinin bir tanesinin adını biliyorum, “Postal” ama bu postal asker postalı değil, köpeğin ayakları büyük olduğu için bu isim konulmuş.

Dünyanın en pahalı kişisi, Hürriyet Gazetesi köşe yazarı, “köpeği ile yatan” Bekir Coşkun. Tam 500 milyon dolar ediyor.

Hem de 500 milyon değeri Türkiye Cumhuriyeti devleti belirledi. Eğer Bekir Coşkun Hürriyet Gazetesinden kovulursa 500 milyonluk ceza büyük olasılıkla silinecek. Bunu nereden mi biliyorum? Fehmi Koru’nun yazılarından.

Ya peki Bekir Coşkun gazeteden kovulmazsa ne olacak? Sanırım o zaman değeri milyar dolarla hesaplanacak. Çünkü devlet doğan medyaya büyük olasılıkla el koyacak.

Bekir Coşkun, kısaca şöyle diyor, “patron beni kovarsa, kovar ben doğru bildiğim yazılarıma devam edeceğim”

Aydın Doğan ise omurgalılık sergiliyor, dik durmaya çalışıyor ama Cem Uzan’ın konumuna düşmek de var.

Bence Aydın Doğan, Bekir Coşkun’u hemen kovalasın yerine de Oya Baydar’ı alsın. Zaten Hasan Cemal’de ön hazırlığını yapıyor.

Aydın Doğan neden Oya Baydar’ı Bekir Coşkun yerine almalı?

Çünkü, Oya Baydar, “Darbe kuşaklarına açık mektup” isimli bir yazı yazıyor. Yazı Taraf Gazetesinde yayınlanıyor. Bu yazıya hemen tüm AKP medyası sahip çıkıyor, köşelerini vermeye hazırlanıyor. Zaten Hasan Cemal Milliyetteki köşesinde onun yazısını yayınlıyor iki gündür. http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1072462&AuthorID=63&Date=18.03.2009&b=Asil%20korkmamiz%20gereken,%20tarihe%20darbeseverler%20olarak%20gecmektir%20(2)&a=Hasan%20Cemal&ver=67


Ne diyor Oya Baydar? “Umudun farkında mısınız?... arkadaşlar, darbecilik ilk kez suç oluyor” diyor. Yani Ergenekon soruşturmasından, AKP hükümetinden çok memnun.

Eğer Aydın Doğan, Bekir Coşkun’u kovalar yerine Oya Baydar’ı alırsa kimse bir şey diyemez. Çünkü Oya Baydar eski TKP’li, hem de 1980 öncesi Politika Gazetesi Köşe yazarı, deneyimli yani. Şimdi ne güzel dönmüş, dönek olmuş. Tam Aydın Doğan’a göre. Baydar’ı Bekir Coşkun köşesine aldıktan sonra, “bakın Coşkun’u kovaladım ama yerine komünist bir yazar aldım” da diyebilir. Haklı adam!

Oya Baydar’ı, Bekir Coşkun’un köşesine yerleştirirse o zaman dönek komünistleri, liberalleri de kazanmış olur.

Yalnız aydın Doğan’ın acele etmesi lazım. Çünkü AKP medyası Baydar’ı her an kapabilir. Doğan medya, Hasan Celal Güzel, Akif Beki gibi acele Oya Baydar ile pazarlığı otursun.

Kim bilir belki de pazarlıklar başlamıştır bile.

Ama benim de Oya Baydar’ın yazısına bir yanıtım olacak:

“Umudun farkında mısınız?”

Oya Baydar ve onun gibileri ben anlamakta güçlük çekiyorum. Bunlar Türkiye’de yaşamıyorlar mı? Yoksa bunları ab fonlarından para aldıkları için mi böyle yazıyorlar? Bilemiyorum.

Sanıklar darbe girişimi içindeymişler. Ama zaten darbe ortamında değil miyiz?

1- Ülkede herkes dinleniyor.

2- Gazeteler beyaz haberlerle!, köşelerle çıkıyor. Aynı 12 mart 12 eylül günleri gibi

3- Basına çok büyük sansür var. Hükümet tutturdu Bekir Coşkun’u atacaksın diye. Bir milyara yakın ceza kesti. Teminatları kabul etmiyor, belki de doğan gurubuna el koymaya hazırlanıyor.

4- Sabah gurubu, dinci medya ve TRT padişah efendimizin yayın organları oldu.

5- Yerel basın susturuldu. Sıkıyorsa biraz onların üstüne git, hemen karşına maliye memurları, emniyet, savcılık vs. geliyor.

6- Bütün kaynaklar satıldı, yandaşlarına peşkeş çekildi. Ancak darbe dönemlerinde yapılabilecek yolsuzluklar yapılıyor.

7- Mahkemeler hükümetin baskısı altında. Hükümetin beğenmediği savcı ve hakimleri görevden alınıyor, sürülüyor, terfi etmesi engelleniyor.

8- Hükümetin istifasına yönelik mitingler yasa dışı kabul görüyor.

9- Başbakanı, bakanları eleştiren vatandaşlar yaka paça gözaltına alınıyor.

10- Muhalefet, CHP, MHP ise AKP ile uyumlu bir şekilde bizi ılımlı islama, Osmanlıya götürüyor.
11- Darbeyi yapan netekim orada devlet katında en üst düzeyde itibar görmeye devam ediyor.

12- Derin devlet, mit-cia,jitem, mhp, bbp iken jitem haric diğerlerine kimse dokunmuyor.

13- Böyle giderse yakında hükümet aleyhine yapılan gösteri ve yürüyüşler ile grevleri yasaklayacaklar.

14- Biraz daha güçlenseler, idamlar toplu tutuklanmalar falan da başlayacak.

Ergenekon soruşturması ise “cadı avı” biçiminde, Leipzig duruşmalarılarına döndü

Erdoğan padişah oldu Baydar gibiler hala onlardan medet umuyor.

Saygılarımla…

16 Mart 2009 Pazartesi

Komünistler seçimlere nasıl girmeli?

Türkiye’de siyasetin merkezi hep sağa kayıyor. Ana muhalefet partisi CHP Çarşaf açılımından, her mahalleye kuran kursu açmaktan söz ediyor. AKP ise, Osmanlıya dönüşten filan söz ediyor. MHP ise milliyetçi söylemlerin arkasında AB-D’nin, AKP’nin değirmenine su taşıyor.

Eskiden CHP için burjuvazinin stepnesi denirdi. Şimdi stepne filan kalmadı. Giden otomobilin iki tekeri AKP ise bir tekeri CHP ve diğer bir tekeri de MHP artık. Otomobil nereye gidiyor? ABD’nin istediği yöne. Yani, Osmanlıya, ılımlı islama, islami faşizme.

İyi bakınız ne zaman AKP sıkışsa bu iki parti onun yardımına koşuyor.

Ülkemizdeki bir çok aydın, kurum, kuruluş, sendika, dernek vb. AB fonlarından, Soros gibi vakıflardan para alıyor. Sonra da AB’nin, AKP’nin ülkemize demokrasi getireceğinden filan söz ediyor.

Türkiye’de politik merkezin sağa kayması, ülke halkının sağa, ırkçılığa ve aşırı dinciliğe yönelmesinden kaynaklanmıyor. Merkezin sağa kaymasının nedeni ülkede sol/sosyalist yapıların güçlü olmamasından kaynaklanıyor.

Ülkemiz 12 eylül darbesinin etkisinden kurtulamadan, reel sosyalizmin yıkılışına tanık oldu. İnsanlarımız bir çok yönden umutsuzluğa düştü. Herkes bir yerlere savruldu. Ama dünyada başka bazı ülkeler bu umutsuzluğu kırdı ve yeni kazanımlar elde etti. Biz ise bu konuda fazla bir başarı gösteremedik.

Neden?

Türkiye’de, küçük yapılar dışında üç ana unsur var; TKP, ÖDP, EMEP ve bir de Kürt sosyalist hareketi. Gerçi PKK Kürt sosyalist hareketinin üstünden silindir gibi geçti.

Ülkemizde bir çok aydın, düşünen insan Türkiye’de sol yapıların olmasını istiyor, çünkü bir çoğu gidişten rahatsız.


Bu çerçevede, 29 mart yerel seçimlerinde ciddi bir kampanya yürüten ve kendimi de yakın gördüğüm TKP’yi irdelemek istiyorum.


TKP, AKP’yi durdurun. ile “Ya sosyalizm ya Osmanlı” kampanyası açarak seçimlere giriyor. Kampanyanın içeri doğru olmakla birlikte bu iki kampanya ne kadar gerçekçi ve ne kadar başarılı olabilir?

İnsanlar yaşam alanlarının daraltılmasından, yaşam alanlarına müdahale edilmesinden çok rahatsız. AKP genel iktidarı yanında yerel iktidarı ile insanların yaşam alanlarına müdahale ediyor, daraltıyor.

TKP 29 mart yerel seçimlerinde şöyle bir politika yürütseydi çok daha başarılı olacağını düşünüyorum.

1- Belediye seçimlerinde her il ve ilçe örgütü ne yapacaklarına kendileri karar verecek. Başkan adayı çıkaracaklar ya da var olan CHP, DSP veya bağımsız adayı destekleyecekler.
CHP adayı demek Baykal demek değil. Bir çok yerde Baykal muhalifleri belediye başkan adayı. Baykal’a yazılan ise il genel meclis oyları. Ayrıca TKP oy oranını artırmak istiyorsa CHP tabanını iyi değerlendirmesi gerekiyor. Bu gün CHP tabanında önemli ölçüde eski sosyalistler var. TKP öncelikle onları kazanmalı. Bu anlamda merkezi karar yerine yerel örgütlere insiyatif vermeli. Ayrıca şunu da göz önüne almak gerekir ki, AKP’nin kan damarları, para ve insan kaynakları belediyelerdir.

2- “Durdurun” ve “ya sosyalizm ya Osmanlı” kampanyası yerine. %1’i hedef alan bir kampanya açılmalıydı. Solun güçlenmesini istiyorsanız il genel meclisinde bizi destekleyin. Bize oy verin, siyasetin merkezini sola çekelim, bize oy verin, CHP’nin sağa savrulmasının önüne geçelim, bizi destekleyin, AKP Osmanlıyı unutsun, bize destekleyin, özelleştirmeler, sağlıktaki paralı uygulama son bulsun, bize oy verin, üniversiteler özerkleşsin, bize oy verin Irak’taki, Filistin’deki ölümler, acılar son bulsun. Bize oy verin Türkiye sosyalist olsun. Vb.
Ayrıca bir de ne kadar eskiden, gençliğinde, sosyalist, devrimci harekete katılmış insan varsa onların listesini çıkarıp onlarla birebir veya mektupla ulaşarak oy vermelerini isterdim.

Bazılarına, yüzde 10 baraj dururken yüzde birden söz etmem komik gelebilir ama TKP’nin yüzde bir oy oranının üstüne çıkması Türkiye’de her tür dengeleri değiştireceğine inanıyorum. Ve bu şans önümüzde duruyor.

Saygılarımla…