Neymiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin vasisi Türk Silahlı kuvvetleriymiş. Bunu kimler söylüyor, sağcısı, dönek solcusu, “aydını”, liboşu vb. Bunları söyleyenler başka zaman olsa insan içine bile çıkamazlardı, fakat şimdi, bazıları ayda 20-50 milyarları götürüyor.
Aziz Nesin, “bizim halkımızın %60’ı aptal” demişti. Bizler ise kızmıştık. Nesin az bile söylemiş.
Türkiye Cumhuriyeti, TBMM’ye bağlı olarak askerler tarafından bağımsızlığını kazanmış ve kurulmuştu. Atatürk ve İnönü gibi savaş kökenliler ülkenin ilk yöneticileri olmuş ve arkalarında ordu desteği olmuştu. Fakat daha sonra, ABD ile yapılan anlaşmalar, Marshall yardımı Türkiye’yi bir sömürge ülkesi haline getirdi. Marshall yardımı karşılığında; Türkiye’de demiryolu yapımı, uçak yapımı, helikopter yapımı, roket yapımı, otomobil yapımı vb. yasaklandı. üstüne üstlük bir de Kore’de ABD çıkarları için Mehmetçiliklerimiz şehit edildi.
27 Mayıs işte bunun üzerine gerçekleşti ve ordu vasisini korudu. Ama NATO ve CENTO’dan çıkmaya cesaret edemeyince Türkiye, Demirel ile birlikte tekrar ABD kontrolü altına girdi. Ecevit hükümetleri bir ölçüde dışında kalmak üzere ABD hükümetleri, günümüzü kadar sürdü, sürüyor.
12 mart ve 12 eylül tamamen bir ABD yapımıdır. Eski İçişleri Bakana İhsan Sabri Çağlayanğil 12 martın bir ABD yapımı olduğunu itiraf etmiştir. 12 eylül’ü ise ABD’nin oğlanları yapmıştır. Peki Türkiye’nin vasisi olan Türk Silahlı Kuvvetleri ne yapmıştır? ABD yanlısı darbe. 12 mart ile birlikte Vesayet bitmiştir yani.
Peki bu Türkiye gerçeğini açıklıyor mu? Elbette açıklamıyor. Sınıfsal temeli olmayan hiçbir tespit doğru değildir.
12 mart darbesi de 12 eylül darbesi de bunalıma giren ekonominin faturasını emekçilere kesmek, ABD ve yerli işbirlikçi burjuvazinin çıkarlarını korumak için ABD tarafından gerçekleştirilmiştir. Burada söz konusu olan bir takım subayların iktidar hırsı değildir. Gerçek sadece o olsaydı bu darbeler gerçekleşemezdi.
Türkiye’de, krize rağmen, Tekel direnişi dışında ciddi bir işçi hareketi yok, 12 eylüllün silindir gibi ezdiği sol hareketler güçlü değil, sendikalar büyük ölçüde işlevini yitirmiş durumda, öğrenciler desen, özel güvenlikçilerden dayak yiyor.
Bu durumda Türkiye’de neden kurumlar birbirini yiyor?
Milli Selamet Partisi, Fazilet Partisi, AKP vb. kimin temsilcisi? Birbirinin devamı olan bu partiler, gerici Anadolu burjuvazinin partisi, onların çıkarlarını savunuyor. Bunları yapmak için var olan egemen olan burjuvazi ile çatışma halinde. Bu yüzden TÜSİAD kendine başkan bile seçmekte zorlanıyor, maliye müfettişleri korkularından gıkları bile çıkmıyor. (İran’da da kapitalizmle çıkarları çelişen feodal yapılar mollayı iktidara getirmişlerdi. Şimdi bu feodal yapılar lüks içinde yaşamlarını sürdürüyor.)
Ordu egemen sınıfın baskı aracıdır. Devlet demek ordu, polis, yargı, hapishane, öğretim kurumları, din demektir. Bunların görevi egemen sınıfın çıkarlarını korumaktır. Anadolu’nun gerici burjuvazisi ile var olan burjuvazi arası çelişkiler bu kurumlarla çatışmayı kaçınılmaz kılıyor. İran’da egemenlik bir karşı devrim ile gerçekleşti. Türkiye’de AKP ise “evrim” ile bunu gerçekleştirmeye çalışıyor, çünkü arkasında güçlü bir halk desteği yok.
Öte yandan ABD, eski biçimiyle egemenliğini sürdüremiyor, yeniden yapılanma gereğini duyuyor. Özellikle Müslüman ülkelerde kaybettiği egemenliğini ve imajını yeniden kazanmak istiyor. Bu amaçla Türkiye’ye yeni görevler vermek istiyor. Türkiye’yi İsrail gibi kendi tetikçisi yapmak istiyor. Üst yapısı ABD kontrolünde olan TSK’nın alt yapısı ile bu istemleri karşılamak mümkün değil. Bir çok muhalif ses çıkıyor, “Avrasya” filan diyorlar. Ergenekon işte burada devreye giriyor.
Tam burada AKP kendi burjuvazisinin iktidarı karşılığında ABD’ye sınırsız hizmet sunuyor.
Türkiye’de yaşanan gerilimin gerçek nedeni bu.
Bunların dışında, ağzına “ABD”, “burjuvazi” kelimeleri almadan konuşan herkes ya Aziz Nesin’in dediği gibi aptal ya da işbirlikçidir.
Peki Avrupa’da vesayet var mı? Avrupa ülkelerinin yarısı zaten krallıkla yani monarşi ile yönetiliyor, krallık vesayeti yani. Almanya ise Alman militarizmle yönetiliyor. Amerika dersen tröstler vesayeti ile yönetiliyor. Başkan, parlamento vs. kandırmaca. Ama bu başka bir yazı konusu.
Son olarak: 12 eylül darbesinin ardından insanlarımız sanıyor ki subayların her dediği oldu. Evet yerellerde onlar birer kral gibi oldu ama bir çok subayın, yüzbaşı, binbaşı, yarbay, albay’ın yakınları hatta kendi çocukları, sol örgütlere bulaştığı için gözaltına alındı, işkence gördü. Hiçbirisi bu yakınlarını polisin elinden alamadı. İzmir Emniyeti 1. şube/siyasi şubenin kapısında, “rütbesi ne olursa olsun hiçbir subay içeri giremez” yazısı asılıydı. Polisler bu yetkiyi nereden almıştı dersiniz? Elbette ABD’den. Ayrıca en kötü insan hakları ihlalleri askeri ceza evlerinde değil, emniyetlerde yaşandı.
Türkiye, Demirel hükümetleri ile birlikte askeri vesayet ile değil, ABD, IMF vesayetleri ile yönetildi, yönetiliyor.
Saygılarımla…
6 Nisan 2010 Salı
3 Şubat 2010 Çarşamba
“HAVA DÖNDÜ, İŞÇİDEN İŞÇİYE ESİYOR YEL”
Bir insan nedir ki?
Denizde bir kum tanesi, havada bir yağmur damlası.
Bir insan nedir ki?
Tekel işçileri direnişte, Tekel işçileri haklarının gasp edilmesine karşı kışın soğuğunda, Ankara sokaklarında.
Tekel işçileri açlık grevinde.
Burjuvazi Tekel işçilerine ve tüm işçilere kölelik yasasını dayatıyor. Sendika yok, gelecek güvencesi yok, 10 ay asgari ücret iki ay ücretsiz izin diyor. Diyor da 2 ayı da ücretsiz çalışmayı dayatıyor, her yeni yılda yeniden işe başlama garantisi yok. Bakın diyor, “milyonlarca insan asgari ücretle çalışmaya hazır”.
Bir insan nedir ki?
Havada uçan bir sinek, yerde bir karınca.
Bir insan nedir ki?
Ama Tekel işçileri direniyor, Ankara sokaklarını işgal ediyor. Burjuvazi, önemsemiyor önceleri, bakıyor iş büyüyor, “iki tokat atarım, kaçarlar” diyor, gaz atıyor, su atıyor, dayak atıyor, kaçmıyor Tekel işçileri kışın soğuğunda havuzlarda kararlılığını gösteriyor.
Burjuvazi, şaşkın, “bırakalım kendi haline çekip giderler, bıkarlar” diyor. Bıkmıyor Tekel işçileri direnişlerine devam ediyor.
Tersine iş büyüyor, tüm Türkiye’nin demokrasi güçleri, Ankara halkıyla ile birlikte Tekel işçileriyle buluşuyor. Tüm sol, Marksist partiler, Tekel işçileri için bir okul oluyor Ankara sokakları.
Burjuvazi bağırıyor, “onlar kim oluyormuş da AKP hükümetini devireceklermiş” diyerek korkusunu dışa vuruyor. Burjuvazi Ankara sokaklarına çıkamaz oluyor.
Oysa ne güzel de Genel Kurmay ile al gülüm ver gülüm oynamak halkı kandırıp mağduru oynamak. ABD, Genel Kurmay Başkanına madalya veriyor, AKP’de zırhlı araba. İşi bir güzel götürürlerken, “bu Tekel işçileri de nereden çıktı” diyerek bozulan dengelere şaşkın şaşkın bakıyor, çözemiyorlar, global, küresel sermayenin, özelleştirmenin neden olduğu yıkımları, bıçağın kemiğe dayandığını.
Tekel işçileri bugün sadece kendi özlük hakları için değil, Türkiye’deki tüm emekçilerin çıkarlarını savunuyor. Tekel direnişi burjuvaziye karşı, gericiliğe karşı burjuvazinin kölelik düzenine karşı, demokrasi için aydınlık bir Türkiye için umut ışığı oluyor. Türkiye’nin demokrasi güçlerinin tüm halkımızın umudu oluyor.
AKP hükümeti, süre isteyerek, yalancı bir umut oluşturmak istiyor. “bu soğuktan bıkarlar, bu umutla memleketlerine giderler” diyor. Tekel işçileri yalancı umutlara kanmıyor. Kıdem tazminatları yatırılıyor hesaplarına, direnişi kırmak için.
Tekel işçileri eyleme başladığında nasıl bir slogan atacağını bile bilmiyor, “Müslüman Müslüman’a bunu yapar mı?” gibi sloganlar atan işçiler, şimdi, “tarlalar, fabrikalar, işleyenin olacak” sloganları atıyor. Bu direnişte Tekel işçileri, havada uçan bir böcek, yerde bir karınca, denizde bir kum tanesi, havada bir yağmur damlası olmadığının farkına varıyor. Tekel işçileri zaten kazanmış olduğu kıdem tazminatları tuzağına düşmüyor.
Tekel işçileri sarı sendikacılığı da sarsıyor, burjuva sendikaları bile tabandan gelen baskı üzerine genel grev ilan ediyor.
Bir insan nedir ki?
Muhteşem, kiliselerin, camilerin yanında,
Bir insan nedir ki?
Avrupa başkentlerini süsleyen Muhteşem devlet binalarının, sarayların yanında?
Ama burjuvazi korkuyor, korkuyor işte. 11 bin Tekel işçisinden korkuyor. Korkuyor koskoca dünya burjuvazisi.
Korkuyor.
Korktuğu için AB parlamentosundan milletvekilleri geliyor Tekel direnişine.
Başta Avrupa olmak üzere ne güzel de, reel sosyalizmi yıktıktan sonra azgınca sömürülerini kabul ettirmişlerdi, ama olmuyor işte bir yerde bir karşı ses çıkıyor, çıkıyor yayılıyor tüm dünyaya.
“Babası gariban bir demirci olduğu için Cumhurbaşkanı yapmıyorlar”, “iktidarda hep Beyaz Türkler vardı”, “iktidarı sivillere vermiyorlar” diyerek yapılan kandırmacalar nasıl da son buluyor. AKP iktidarı, halkı, sivilleri değil de nasıl da burjuvazinin haklarını savunduğu ortaya çıkıyor.
Tekel işçileri gümbür gümbür geliyor, burjuvazi AKP yerine başka iktidar seçeneklerini bile hazırlamaya başlıyor.
Dayan Tekel işçileri dayan, dayandıkça düşünemeyeceğiniz kadar destek arkanızda olacak. Tüm Türkiye sizin arkanızda, tüm dünya emekçi örgütleri sizi destekliyor.
Tekel işçileri, havada uçan bir böcek, yerde bir karınca, denizde bir kum tanesi, havada bir yağmur damlası değiller. İnsanlık hiç de öyle olmadı. Ama birleşemeyen, hakkını aramayan insanlar yıllardır bin yıllardır ezildiler, sömürüldüler.
Dayan Tekel işçileri dayan, burjuvazinin oyunlarını bozmak için çok az kaldı.
Bir insan nedir ki?
Denizde bir kum tanesi, havada bir yağmur damlası.
Bir insan nedir ki?!!!!
Saygılarımla…
İsmet Baytak
Denizde bir kum tanesi, havada bir yağmur damlası.
Bir insan nedir ki?
Tekel işçileri direnişte, Tekel işçileri haklarının gasp edilmesine karşı kışın soğuğunda, Ankara sokaklarında.
Tekel işçileri açlık grevinde.
Burjuvazi Tekel işçilerine ve tüm işçilere kölelik yasasını dayatıyor. Sendika yok, gelecek güvencesi yok, 10 ay asgari ücret iki ay ücretsiz izin diyor. Diyor da 2 ayı da ücretsiz çalışmayı dayatıyor, her yeni yılda yeniden işe başlama garantisi yok. Bakın diyor, “milyonlarca insan asgari ücretle çalışmaya hazır”.
Bir insan nedir ki?
Havada uçan bir sinek, yerde bir karınca.
Bir insan nedir ki?
Ama Tekel işçileri direniyor, Ankara sokaklarını işgal ediyor. Burjuvazi, önemsemiyor önceleri, bakıyor iş büyüyor, “iki tokat atarım, kaçarlar” diyor, gaz atıyor, su atıyor, dayak atıyor, kaçmıyor Tekel işçileri kışın soğuğunda havuzlarda kararlılığını gösteriyor.
Burjuvazi, şaşkın, “bırakalım kendi haline çekip giderler, bıkarlar” diyor. Bıkmıyor Tekel işçileri direnişlerine devam ediyor.
Tersine iş büyüyor, tüm Türkiye’nin demokrasi güçleri, Ankara halkıyla ile birlikte Tekel işçileriyle buluşuyor. Tüm sol, Marksist partiler, Tekel işçileri için bir okul oluyor Ankara sokakları.
Burjuvazi bağırıyor, “onlar kim oluyormuş da AKP hükümetini devireceklermiş” diyerek korkusunu dışa vuruyor. Burjuvazi Ankara sokaklarına çıkamaz oluyor.
Oysa ne güzel de Genel Kurmay ile al gülüm ver gülüm oynamak halkı kandırıp mağduru oynamak. ABD, Genel Kurmay Başkanına madalya veriyor, AKP’de zırhlı araba. İşi bir güzel götürürlerken, “bu Tekel işçileri de nereden çıktı” diyerek bozulan dengelere şaşkın şaşkın bakıyor, çözemiyorlar, global, küresel sermayenin, özelleştirmenin neden olduğu yıkımları, bıçağın kemiğe dayandığını.
Tekel işçileri bugün sadece kendi özlük hakları için değil, Türkiye’deki tüm emekçilerin çıkarlarını savunuyor. Tekel direnişi burjuvaziye karşı, gericiliğe karşı burjuvazinin kölelik düzenine karşı, demokrasi için aydınlık bir Türkiye için umut ışığı oluyor. Türkiye’nin demokrasi güçlerinin tüm halkımızın umudu oluyor.
AKP hükümeti, süre isteyerek, yalancı bir umut oluşturmak istiyor. “bu soğuktan bıkarlar, bu umutla memleketlerine giderler” diyor. Tekel işçileri yalancı umutlara kanmıyor. Kıdem tazminatları yatırılıyor hesaplarına, direnişi kırmak için.
Tekel işçileri eyleme başladığında nasıl bir slogan atacağını bile bilmiyor, “Müslüman Müslüman’a bunu yapar mı?” gibi sloganlar atan işçiler, şimdi, “tarlalar, fabrikalar, işleyenin olacak” sloganları atıyor. Bu direnişte Tekel işçileri, havada uçan bir böcek, yerde bir karınca, denizde bir kum tanesi, havada bir yağmur damlası olmadığının farkına varıyor. Tekel işçileri zaten kazanmış olduğu kıdem tazminatları tuzağına düşmüyor.
Tekel işçileri sarı sendikacılığı da sarsıyor, burjuva sendikaları bile tabandan gelen baskı üzerine genel grev ilan ediyor.
Bir insan nedir ki?
Muhteşem, kiliselerin, camilerin yanında,
Bir insan nedir ki?
Avrupa başkentlerini süsleyen Muhteşem devlet binalarının, sarayların yanında?
Ama burjuvazi korkuyor, korkuyor işte. 11 bin Tekel işçisinden korkuyor. Korkuyor koskoca dünya burjuvazisi.
Korkuyor.
Korktuğu için AB parlamentosundan milletvekilleri geliyor Tekel direnişine.
Başta Avrupa olmak üzere ne güzel de, reel sosyalizmi yıktıktan sonra azgınca sömürülerini kabul ettirmişlerdi, ama olmuyor işte bir yerde bir karşı ses çıkıyor, çıkıyor yayılıyor tüm dünyaya.
“Babası gariban bir demirci olduğu için Cumhurbaşkanı yapmıyorlar”, “iktidarda hep Beyaz Türkler vardı”, “iktidarı sivillere vermiyorlar” diyerek yapılan kandırmacalar nasıl da son buluyor. AKP iktidarı, halkı, sivilleri değil de nasıl da burjuvazinin haklarını savunduğu ortaya çıkıyor.
Tekel işçileri gümbür gümbür geliyor, burjuvazi AKP yerine başka iktidar seçeneklerini bile hazırlamaya başlıyor.
Dayan Tekel işçileri dayan, dayandıkça düşünemeyeceğiniz kadar destek arkanızda olacak. Tüm Türkiye sizin arkanızda, tüm dünya emekçi örgütleri sizi destekliyor.
Tekel işçileri, havada uçan bir böcek, yerde bir karınca, denizde bir kum tanesi, havada bir yağmur damlası değiller. İnsanlık hiç de öyle olmadı. Ama birleşemeyen, hakkını aramayan insanlar yıllardır bin yıllardır ezildiler, sömürüldüler.
Dayan Tekel işçileri dayan, burjuvazinin oyunlarını bozmak için çok az kaldı.
Bir insan nedir ki?
Denizde bir kum tanesi, havada bir yağmur damlası.
Bir insan nedir ki?!!!!
Saygılarımla…
İsmet Baytak
20 Ocak 2010 Çarşamba
Mehmet Ali Ağca
Abdi İpekçi niçin öldürüldü? Papa’ya niçin suikast yapıldı?
Abdi İpekçi’nin katili, Papa suikastçısı M. Ali Ağca tahliye oldu. Cezaevinden çıkan Ağca’nın ekonomik sorunu olmadığı anlaşılıyor. Bir çok Avrupa basın organı röportaj için milyon dolarlar öneriyor. Peki Ağca basına milyon dolarlık ne açıklamalar yapabilir? Aslında hiçbir şey. Ağca hiçbir şey bilmemesine karşılık bir şeyler biliyormuş, söyleyecekmiş gibi davranıyor. Eğer Ağca’nın söyleyebilecek bir şeyleri olsa şimdi yaşamıyor olacağı çok açık.
Söyleyecek hiçbir şeyi olmasa da Agca’nın önemi çok büyük.
M. Ali Ağca iki büyük kırılmanın kahramanlarından biri.
Ağca akranları iyi bilir, dünyada zayıf halkalar vardı. Türkiye emperyalizmin zayıf halkası, Polonya’da sosyalizmin zayıf halkasıydı.
Türkiye emperyalizm zayıf halkasıydı. Çünkü işçi sınıfı hareketleri çok güçlüydü, genel grevler, dev 1 Mayıslar burjuvaziyi korkutuyordu. Kapitalizmden kopup sosyalist sisteme geçmesin diye Avrupa ülkeleri kendi aralarında para toplayıp Ecevit hükümetine göndermişti. ABD ise Türkiye’de solun kökünü kazıyacak bir darbe peşindeydi.
O yıllarda da ABD’ci köşe yazarları vardı. Bunların büyük çoğunluğu Tercüman Gazetesinde Konuşlanmıştı. O yazarlar neredeyse tamamı bugünün medyasının köşe başlarını tutmaya devam ediyor. Şimdi hepsi de demokrasi havarisi.
ABD’ci köşe yazarlarının içinde Abdi İpekçi’nin ayrı bir rolü var. 1980 öncesi bazı solcular Abdi İpekçi’yi ABD’nin sesi olarak değerlendirir, Milliyet’teki başyazıda ABD’nin görüşlerini öğrenirlerdi. Evet Abdi İpekçi ABD yanlısı bir köşe yazarı, gazeteciydi. Fakat İpekçi ordu darbesine karşı çıkıyor ve şöyle bir formül öneriyordu;
MC Hükümeti + Ordu = İktidar.
İpekçi darbe yapılmadan, ordunun sıkıyönetimlerle MC hükümetini desteklemesi gerektiğini savunuyordu. Fakat Türkiye’de darbe yapmaya kesin kararlı ABD tarafından bu seçenek ortadan kaldırmak anlamında İpekçi, MHP kadrolarından yetişmiş, gözü kara, psikopat Ağca ve arkadaşları tarafından öldürülmüştü. Bu cinayetten sonra ABD yanlısı yazarlar darbe dışında başka bir seçeneği telaffuz etmez olmuşlardı.
İşte bu tarih 12 Eylül’ün gerçekleşmesinde kırılma noktası olmuştur.
12 Eylül’den sonra sol buldozerlerle ezilmiş, emperyalizm için zayıf halka olmaktan “kurtarılmıştı”.
Emperyalizmin/ABD’nin sosyalist sistemi parçalamak için değişik girişimleri olmuş, Çekoslavakya, Macaristan gibi, ama başaramamıştı. ABD/NATO’un gözü Polonya’da idi. Çünkü Polonya’da dini inanışlar çok güçlüydü.
Bu amaçla Papa Polonya’dan seçildi, Jean Paul. Polonya halkının dini duyguları harekete geçirilecek ve Polonya sosyalist sistemden çıkacaktı. Jean Paul ABD ve kapitalist sistemin kendisine verdiği görevi fazlasıyla yerine getirdi. Sadece Polonya’daki sosyalist sistemi yıkmakla kalmadı tarihe dünyadaki sosyalist sistemi yıkan papa olarak geçti.
455 yıl sonra Vatikan’dan olmayan papa seçilen Jean Paul, 1978 yılı sonlarına doğru papa olmasına rağmen Polonya’daki sosyalist sistemi yıkamayan emperyalizm, süreci hızlandırmak ve dini duyguları güçlü Polonya halkını kışkırtmak anlamında 1981 yılında sahte bir suikast tertipler. Tetikçi ise M. Ali Ağcadır. Emperyalistler Ağca’yı Bulgar gizli servis elamanı, Bulgar Gizli Servisi KGB’den habersiz “tuvalete bile gidemeyeceği” için ayni zamanda KGB ajanı ilan ederler. Terör uzmanı olduğu ileri sürelen Claire Sterling bir CİA ajanıdır ve bizim bildiğimiz MHP’li Agca’yı Bulgar ajanı ilan etmiştir. Ne yazık ki Türkiye’de bu görüşü savunan yazarlar da çıkmıştır.
Suikastın amacı Polonya halkının tepkisini sosyalist sistemi yönelmektir. Sonrasını hepimiz biliyoruz. Reel sosyalizm önce Polonya’da sonra da tüm dünyada sona erdi.
Bu da Ağca’nın rol aldığı ikinci kırılma noktasıdır.
Gladyo ABD’nin etkili olduğu tüm ülkelerde, ordu, polis, istihbarat mensupları, aşırıcı sağcı ve faşist parti üyelerinden kurulmuş bir yapıdır. Halen günümüzde ABD’nin etkili olduğu tüm ülkelerde faaliyetini sürdürmektedir. M. Ali Ağca da Gladyo’nun kullandığı bir piyondur.
Tüm basın Ağca’nın yakalanıp cezaevinden kaçtığından söz ediyor fakat nasıl yakalandığı konusunda ise bilgi yok. 1979 yılında Ağca’yı yakalayıp hapse atacak ne bir jandarma ne de bir tek polis vardı. Ağca, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in kurduğu özel bir birim tarafından yakalandı. Bilindiği gibi Hasan Fehmi Güneş bir Gladyo operasyonu ile istifası sağlandı.
Sonuç olarak:
Bu yazılanlar bilinmeyen gerçekler değil. Fakat nedense gerçekler değil de yalanlar yazılıp tartışılıyor. Gladyo yapısının ne olduğu bilinmesine karşılık, Ergenekon operasyonunda bir tek ABD’li olmadığı gibi isimleri bile geçmiyor. Aşırı sağcı/faşist parti üyeleri yerine, solcular, aydınlar, anti-emperyalistler göz altına alınıp yargılanıyor.
Tetikçi Ağca ise bir takım kişiler tarafından kahraman ilan edilirken, kendisi cebini doldurmaya çalışıyor.
Ağca, canı sıkıldığı zaman çıkıp sokakta komünist öldürenlerin arkadaşıdır. Bu nedenle sokaklar çok daha tehlikelidir artık.
Saygılarımla…
Abdi İpekçi’nin katili, Papa suikastçısı M. Ali Ağca tahliye oldu. Cezaevinden çıkan Ağca’nın ekonomik sorunu olmadığı anlaşılıyor. Bir çok Avrupa basın organı röportaj için milyon dolarlar öneriyor. Peki Ağca basına milyon dolarlık ne açıklamalar yapabilir? Aslında hiçbir şey. Ağca hiçbir şey bilmemesine karşılık bir şeyler biliyormuş, söyleyecekmiş gibi davranıyor. Eğer Ağca’nın söyleyebilecek bir şeyleri olsa şimdi yaşamıyor olacağı çok açık.
Söyleyecek hiçbir şeyi olmasa da Agca’nın önemi çok büyük.
M. Ali Ağca iki büyük kırılmanın kahramanlarından biri.
Ağca akranları iyi bilir, dünyada zayıf halkalar vardı. Türkiye emperyalizmin zayıf halkası, Polonya’da sosyalizmin zayıf halkasıydı.
Türkiye emperyalizm zayıf halkasıydı. Çünkü işçi sınıfı hareketleri çok güçlüydü, genel grevler, dev 1 Mayıslar burjuvaziyi korkutuyordu. Kapitalizmden kopup sosyalist sisteme geçmesin diye Avrupa ülkeleri kendi aralarında para toplayıp Ecevit hükümetine göndermişti. ABD ise Türkiye’de solun kökünü kazıyacak bir darbe peşindeydi.
O yıllarda da ABD’ci köşe yazarları vardı. Bunların büyük çoğunluğu Tercüman Gazetesinde Konuşlanmıştı. O yazarlar neredeyse tamamı bugünün medyasının köşe başlarını tutmaya devam ediyor. Şimdi hepsi de demokrasi havarisi.
ABD’ci köşe yazarlarının içinde Abdi İpekçi’nin ayrı bir rolü var. 1980 öncesi bazı solcular Abdi İpekçi’yi ABD’nin sesi olarak değerlendirir, Milliyet’teki başyazıda ABD’nin görüşlerini öğrenirlerdi. Evet Abdi İpekçi ABD yanlısı bir köşe yazarı, gazeteciydi. Fakat İpekçi ordu darbesine karşı çıkıyor ve şöyle bir formül öneriyordu;
MC Hükümeti + Ordu = İktidar.
İpekçi darbe yapılmadan, ordunun sıkıyönetimlerle MC hükümetini desteklemesi gerektiğini savunuyordu. Fakat Türkiye’de darbe yapmaya kesin kararlı ABD tarafından bu seçenek ortadan kaldırmak anlamında İpekçi, MHP kadrolarından yetişmiş, gözü kara, psikopat Ağca ve arkadaşları tarafından öldürülmüştü. Bu cinayetten sonra ABD yanlısı yazarlar darbe dışında başka bir seçeneği telaffuz etmez olmuşlardı.
İşte bu tarih 12 Eylül’ün gerçekleşmesinde kırılma noktası olmuştur.
12 Eylül’den sonra sol buldozerlerle ezilmiş, emperyalizm için zayıf halka olmaktan “kurtarılmıştı”.
Emperyalizmin/ABD’nin sosyalist sistemi parçalamak için değişik girişimleri olmuş, Çekoslavakya, Macaristan gibi, ama başaramamıştı. ABD/NATO’un gözü Polonya’da idi. Çünkü Polonya’da dini inanışlar çok güçlüydü.
Bu amaçla Papa Polonya’dan seçildi, Jean Paul. Polonya halkının dini duyguları harekete geçirilecek ve Polonya sosyalist sistemden çıkacaktı. Jean Paul ABD ve kapitalist sistemin kendisine verdiği görevi fazlasıyla yerine getirdi. Sadece Polonya’daki sosyalist sistemi yıkmakla kalmadı tarihe dünyadaki sosyalist sistemi yıkan papa olarak geçti.
455 yıl sonra Vatikan’dan olmayan papa seçilen Jean Paul, 1978 yılı sonlarına doğru papa olmasına rağmen Polonya’daki sosyalist sistemi yıkamayan emperyalizm, süreci hızlandırmak ve dini duyguları güçlü Polonya halkını kışkırtmak anlamında 1981 yılında sahte bir suikast tertipler. Tetikçi ise M. Ali Ağcadır. Emperyalistler Ağca’yı Bulgar gizli servis elamanı, Bulgar Gizli Servisi KGB’den habersiz “tuvalete bile gidemeyeceği” için ayni zamanda KGB ajanı ilan ederler. Terör uzmanı olduğu ileri sürelen Claire Sterling bir CİA ajanıdır ve bizim bildiğimiz MHP’li Agca’yı Bulgar ajanı ilan etmiştir. Ne yazık ki Türkiye’de bu görüşü savunan yazarlar da çıkmıştır.
Suikastın amacı Polonya halkının tepkisini sosyalist sistemi yönelmektir. Sonrasını hepimiz biliyoruz. Reel sosyalizm önce Polonya’da sonra da tüm dünyada sona erdi.
Bu da Ağca’nın rol aldığı ikinci kırılma noktasıdır.
Gladyo ABD’nin etkili olduğu tüm ülkelerde, ordu, polis, istihbarat mensupları, aşırıcı sağcı ve faşist parti üyelerinden kurulmuş bir yapıdır. Halen günümüzde ABD’nin etkili olduğu tüm ülkelerde faaliyetini sürdürmektedir. M. Ali Ağca da Gladyo’nun kullandığı bir piyondur.
Tüm basın Ağca’nın yakalanıp cezaevinden kaçtığından söz ediyor fakat nasıl yakalandığı konusunda ise bilgi yok. 1979 yılında Ağca’yı yakalayıp hapse atacak ne bir jandarma ne de bir tek polis vardı. Ağca, İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in kurduğu özel bir birim tarafından yakalandı. Bilindiği gibi Hasan Fehmi Güneş bir Gladyo operasyonu ile istifası sağlandı.
Sonuç olarak:
Bu yazılanlar bilinmeyen gerçekler değil. Fakat nedense gerçekler değil de yalanlar yazılıp tartışılıyor. Gladyo yapısının ne olduğu bilinmesine karşılık, Ergenekon operasyonunda bir tek ABD’li olmadığı gibi isimleri bile geçmiyor. Aşırı sağcı/faşist parti üyeleri yerine, solcular, aydınlar, anti-emperyalistler göz altına alınıp yargılanıyor.
Tetikçi Ağca ise bir takım kişiler tarafından kahraman ilan edilirken, kendisi cebini doldurmaya çalışıyor.
Ağca, canı sıkıldığı zaman çıkıp sokakta komünist öldürenlerin arkadaşıdır. Bu nedenle sokaklar çok daha tehlikelidir artık.
Saygılarımla…
14 Ocak 2010 Perşembe
Türkiye’de neler oluyor II
İsrail ile elçi krizi:
İsrail’in özür dilemesi üzerine kriz şimdilik sona erdi. Elçimize yapılan komik tavırlar üzerine, İsrail’i aptallar mı yönetiyor? sorularının gündeme geldiği kriz sonrası değerlendirmelerde Başbakan Tayip Erdoğan yine, bazı Arap ülkelerinde Padişah/Sultan olarak tanımlandı.
Aslında her şey çok açık. Obama’nın yeni politikası, Türkiye’ye Osmanlı, Erdoğan’a padişah rolü oynatmak. Bu sayede arası kötü olan Müslüman ülkelerle arasını düzeltmek, savaş yerine bu sayede o ülkelere girmek ve savaşçı, işkenceci imajını düzeltmek. Bunun için İsrail’e saldırmak serbest. Böyle olunca bazı Arap/Müslüman ülkelerinde Türkiye’nin/Erdoğan’ın desteği artıyor.
İsrail devleti ise sanki aptallar tarafından yönetiliyormuşçasına komik durumlara düşüyor. Ama İsrail bir şeye çok ama çok önem veriyor. O da Türk halkında İsrail karşıtlığının artmasını engellemek. İsrail’in bu tavrı bazı kişilerce İsrail’in Türkiye’ye boyun eğmesi olarak değerlendiriyor. Hükümetler arası düşmanlık geçicidir, hükümetler gider başkaları gelir düşmanlık biter ama halklar arası düşmanlık yüzyıllar boyunca sürer. İsrail’in aklı başında insanları bu ilkeye büyük önem veriyor.
Başbakan Erdoğan’dan padişah olur mu? Olamayacağı her yönü/tavırları ile ortaya çıkıyor. Doları bol olan Suudi kralının kaldığı otele/ayağına giden birine padişah rolü vermek hiç de gerçekçi değil. Bu gün Arap dünyasında ABD ile savaş tehdidi altında olan, Suriye, Lübnan, Sudan gibi ülkeler Türkiye ile iyi geçinmeye çalışırken diğer ülkelerin ise Türkiye umurunda değil.
Ayrıca, İsrail dünya ekonomisinin büyük bir bölümüne hakim. Gerek Obama gerekse Erdoğan İsrail’i küçümsememeliler. Ayrıca Obama’nın her an bu politikalarından vaz geçerek Türkiye’yi yalnız bırakabileceğini unutmamak gerekir. Bu anlamda ülkemiz çok daha ciddi, gerçekçi ve kendi politikalarına yönelmesi gerekiyor.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu
Ülkemiz medyası Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu orta-doğu ve Müslüman ülkeler uzmanı ve Türkiye’nin politikasının yeni yıldızı ilan ediyor. Gerçekten öyle mi?
İki olaya bakalım:
1- İçlerinde AKP milletvekillerinin olduğu Gazze’ye yardım konvoyuna Mısır’da sayısız engeller çıkarıldı. Davutoğlu’ndan ses yok.
2- Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun düzenlediği Suudi Arabistan gezisine Nihal Bengisu Karaca da davet ediliyor. Kim tarafından Davutoğlu tarafından. Suudi Arabistan Ankara Büyükelçisi, Karaca’dan "kocasının iznini taşıyan bir belge" getirmediği gerekçesiyle vize vermiyor. Davutoğlu’ndan yine ses yok.
Arınç’a süikast:
Genel Kurmay Başkanlığı/TSK, Başbakan yardımcısı Arınç’a suikast hazırlığı içinde olduğu gerekçesiyle bazı göz altılar oldu, kozmik oda arandı vb. eğer 800 bine yakın askeri, tankı, topu, uçakları, roketleri vb. ile koskoca bir ordu herhangi birini öldürmek için kroki filan çizmeye gerek duyuyorsa ya o ordu yöneticileri aptaldır ya da bunu öne sürenler veya buna inananlar.
Kozmik odayı arayan hakime mermi:
Kargo şirketi bu mermili zarfları nasıl kabul etmiş? Sürat Kargo’nun bir açıklaması olmadığı gibi, kargoya yönelik bir soruşturma da yok.
Kozmik odada ne var?:
Kimileri kozmik odada devletin gizli sırları olduğunu sanıyor ve bu gizli bilgilerin ABD/İsrail’in eline geçmesinden korkuyor. Hiç korkmasınlar oradaki bilgiler o ülkeler tarafından zaten biliniyor.
Kimileri de, hem de çok ciddi sol, anti ABD yapılar filan, orada, 1 mayıs 77’nin, Çorum’un, Maraş’ın, Hrant Dink’in vb. olayların bilgilerini olacağını sanıyor.
Bir hükümet, generalleri, albayları gözaltına alacak, neredeyse tüm subaylar suçlu ilan edilecek, kozmik odalar aranacak, Uzan’lar yok edilecek, Aydın Doğan yok edilme noktasına gelecek. Bunların yanında Koç holdingin patronu AKP baskısından bunalarak 1 yıllığına tekne turuna çıkacak, Tüsiad Başkanı AKP baskısı nedeniyle istifa edecek ve Tüsiad yeni başkan seçemeyecek duruma gelecek. Hiç bunlar herhangi bir hükümetin yapabileceği şeyler mi? Ama AKP hükümeti arkasına ABD’yi olarak bunları yapabiliyor.
Şimdi kozmik oda aranıyor, sizce bu odadan ABD karşıtı bir belge çıkar mı? Ayrıca şunu da unutmamak gerekir, Fethullah Gülen ABD’nin elinde bir tutsaktır.
Abdullah Öcalan:
“Abdullah Öcalan’ın avukatı aracılığıyla yaptığı açıklama” denilerek 5-6 sayfalık yazılar PKK yanlısı sitelerde yayınlanıyor. O açıklamaları o avukatın aklında tutup kağıda dökmesi mümkün değil. Abdullah Öcalan cezaevindedir ve PKK’yı yönetmesi olanaklı değildir. Çünkü Apo’nun bir televizyonu bile yoktur. Gelişmeleri takip edip yön vermesi olanaklı değildir. Apo kaynaklı tüm veriler Kandil’den gelmektedir.
Erken seçim:
Ülke gündemine erken seçim tartışmaları başladı. Şunu bilmek gerekir ki AKP’nin gündeminde erken veya normal seçim yoktur. Yapılanlar da zaten budur.
Tekel işçileri:
Tekel işçileri kimsenin tahmin edemeyeceği gibi AKP hükümetini sarsıyor. AKP bu sorunu çözmek için Tekel İşçilerinin taleplerine kabul etmeye dünden razı ama işin gerisi var, Şeker işçileri, itfaiye işçileri, Pektim işçileri ve 4C kapsamına giren diğerleri sırada. Bir çok özelleştirmenin neden olduğu sorunlar AKP hükümetinin karşısına çıkıyor daha da çıkacak.
Bugün Ankara sokakları kim ne derse desin 1917 yılı Moskova sokaklarını andırıyor. Ankara caddelerinde hemen hergün mitingler gösteriler yapılıyor. Başbakan belki Diyarbakır’a gidiyor ama Ankara sokaklarına girmiyor. 15 ocakta tüm Tekel işçileri Ankara’da eylemlere başlıyor. 17 Ocak’ta ise büyük miting var.
Laiklerin, Atatürkçülerin yaptıkları Cumhuriyet Mitingleri yasadışı ilan edilerek bir şekilde pasifize edildi. Bakalım işçi sınıfı eylemleri nasıl bir seyir izleyecek?
Saygılarımla…
İsrail’in özür dilemesi üzerine kriz şimdilik sona erdi. Elçimize yapılan komik tavırlar üzerine, İsrail’i aptallar mı yönetiyor? sorularının gündeme geldiği kriz sonrası değerlendirmelerde Başbakan Tayip Erdoğan yine, bazı Arap ülkelerinde Padişah/Sultan olarak tanımlandı.
Aslında her şey çok açık. Obama’nın yeni politikası, Türkiye’ye Osmanlı, Erdoğan’a padişah rolü oynatmak. Bu sayede arası kötü olan Müslüman ülkelerle arasını düzeltmek, savaş yerine bu sayede o ülkelere girmek ve savaşçı, işkenceci imajını düzeltmek. Bunun için İsrail’e saldırmak serbest. Böyle olunca bazı Arap/Müslüman ülkelerinde Türkiye’nin/Erdoğan’ın desteği artıyor.
İsrail devleti ise sanki aptallar tarafından yönetiliyormuşçasına komik durumlara düşüyor. Ama İsrail bir şeye çok ama çok önem veriyor. O da Türk halkında İsrail karşıtlığının artmasını engellemek. İsrail’in bu tavrı bazı kişilerce İsrail’in Türkiye’ye boyun eğmesi olarak değerlendiriyor. Hükümetler arası düşmanlık geçicidir, hükümetler gider başkaları gelir düşmanlık biter ama halklar arası düşmanlık yüzyıllar boyunca sürer. İsrail’in aklı başında insanları bu ilkeye büyük önem veriyor.
Başbakan Erdoğan’dan padişah olur mu? Olamayacağı her yönü/tavırları ile ortaya çıkıyor. Doları bol olan Suudi kralının kaldığı otele/ayağına giden birine padişah rolü vermek hiç de gerçekçi değil. Bu gün Arap dünyasında ABD ile savaş tehdidi altında olan, Suriye, Lübnan, Sudan gibi ülkeler Türkiye ile iyi geçinmeye çalışırken diğer ülkelerin ise Türkiye umurunda değil.
Ayrıca, İsrail dünya ekonomisinin büyük bir bölümüne hakim. Gerek Obama gerekse Erdoğan İsrail’i küçümsememeliler. Ayrıca Obama’nın her an bu politikalarından vaz geçerek Türkiye’yi yalnız bırakabileceğini unutmamak gerekir. Bu anlamda ülkemiz çok daha ciddi, gerçekçi ve kendi politikalarına yönelmesi gerekiyor.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu
Ülkemiz medyası Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu orta-doğu ve Müslüman ülkeler uzmanı ve Türkiye’nin politikasının yeni yıldızı ilan ediyor. Gerçekten öyle mi?
İki olaya bakalım:
1- İçlerinde AKP milletvekillerinin olduğu Gazze’ye yardım konvoyuna Mısır’da sayısız engeller çıkarıldı. Davutoğlu’ndan ses yok.
2- Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun düzenlediği Suudi Arabistan gezisine Nihal Bengisu Karaca da davet ediliyor. Kim tarafından Davutoğlu tarafından. Suudi Arabistan Ankara Büyükelçisi, Karaca’dan "kocasının iznini taşıyan bir belge" getirmediği gerekçesiyle vize vermiyor. Davutoğlu’ndan yine ses yok.
Arınç’a süikast:
Genel Kurmay Başkanlığı/TSK, Başbakan yardımcısı Arınç’a suikast hazırlığı içinde olduğu gerekçesiyle bazı göz altılar oldu, kozmik oda arandı vb. eğer 800 bine yakın askeri, tankı, topu, uçakları, roketleri vb. ile koskoca bir ordu herhangi birini öldürmek için kroki filan çizmeye gerek duyuyorsa ya o ordu yöneticileri aptaldır ya da bunu öne sürenler veya buna inananlar.
Kozmik odayı arayan hakime mermi:
Kargo şirketi bu mermili zarfları nasıl kabul etmiş? Sürat Kargo’nun bir açıklaması olmadığı gibi, kargoya yönelik bir soruşturma da yok.
Kozmik odada ne var?:
Kimileri kozmik odada devletin gizli sırları olduğunu sanıyor ve bu gizli bilgilerin ABD/İsrail’in eline geçmesinden korkuyor. Hiç korkmasınlar oradaki bilgiler o ülkeler tarafından zaten biliniyor.
Kimileri de, hem de çok ciddi sol, anti ABD yapılar filan, orada, 1 mayıs 77’nin, Çorum’un, Maraş’ın, Hrant Dink’in vb. olayların bilgilerini olacağını sanıyor.
Bir hükümet, generalleri, albayları gözaltına alacak, neredeyse tüm subaylar suçlu ilan edilecek, kozmik odalar aranacak, Uzan’lar yok edilecek, Aydın Doğan yok edilme noktasına gelecek. Bunların yanında Koç holdingin patronu AKP baskısından bunalarak 1 yıllığına tekne turuna çıkacak, Tüsiad Başkanı AKP baskısı nedeniyle istifa edecek ve Tüsiad yeni başkan seçemeyecek duruma gelecek. Hiç bunlar herhangi bir hükümetin yapabileceği şeyler mi? Ama AKP hükümeti arkasına ABD’yi olarak bunları yapabiliyor.
Şimdi kozmik oda aranıyor, sizce bu odadan ABD karşıtı bir belge çıkar mı? Ayrıca şunu da unutmamak gerekir, Fethullah Gülen ABD’nin elinde bir tutsaktır.
Abdullah Öcalan:
“Abdullah Öcalan’ın avukatı aracılığıyla yaptığı açıklama” denilerek 5-6 sayfalık yazılar PKK yanlısı sitelerde yayınlanıyor. O açıklamaları o avukatın aklında tutup kağıda dökmesi mümkün değil. Abdullah Öcalan cezaevindedir ve PKK’yı yönetmesi olanaklı değildir. Çünkü Apo’nun bir televizyonu bile yoktur. Gelişmeleri takip edip yön vermesi olanaklı değildir. Apo kaynaklı tüm veriler Kandil’den gelmektedir.
Erken seçim:
Ülke gündemine erken seçim tartışmaları başladı. Şunu bilmek gerekir ki AKP’nin gündeminde erken veya normal seçim yoktur. Yapılanlar da zaten budur.
Tekel işçileri:
Tekel işçileri kimsenin tahmin edemeyeceği gibi AKP hükümetini sarsıyor. AKP bu sorunu çözmek için Tekel İşçilerinin taleplerine kabul etmeye dünden razı ama işin gerisi var, Şeker işçileri, itfaiye işçileri, Pektim işçileri ve 4C kapsamına giren diğerleri sırada. Bir çok özelleştirmenin neden olduğu sorunlar AKP hükümetinin karşısına çıkıyor daha da çıkacak.
Bugün Ankara sokakları kim ne derse desin 1917 yılı Moskova sokaklarını andırıyor. Ankara caddelerinde hemen hergün mitingler gösteriler yapılıyor. Başbakan belki Diyarbakır’a gidiyor ama Ankara sokaklarına girmiyor. 15 ocakta tüm Tekel işçileri Ankara’da eylemlere başlıyor. 17 Ocak’ta ise büyük miting var.
Laiklerin, Atatürkçülerin yaptıkları Cumhuriyet Mitingleri yasadışı ilan edilerek bir şekilde pasifize edildi. Bakalım işçi sınıfı eylemleri nasıl bir seyir izleyecek?
Saygılarımla…
29 Aralık 2009 Salı
“TSK İKTİDARI SİVİLLERE VERMİYOR!”
Son yıllarda tartışmaların özetini bu sözler teşkil ediyor.
Evet elbette iktidar sivillere verilmeli. Fakat siviller kim oluyor? Memur Mehmet bey, işçi Hasan usta, köylü Ali efendi veya Disk, Türk-İş, Kesk, Kamu-Sen Tekel işçileri ise iktidar hemen sivillere verilmeli. Fakat bu örgütlerin üstüne biber gazı, tazyikli su sıkanlar, hakkını arayan işçileri, Atatürk’ün İzmir’de denize döktüğü Yunanlılar gibi havuzlara döküp üstüne su sıkanlarsa, ben iktidarın bunların eline geçmesine karşıyım.
Devlet nedir?
Devlet egemen sınıfın baskı aracıdır. Ordudur, polistir, hukuk sistemidir, cezaevleridir. Bunlar kalıcıdır. Hükümetler ise geçicidir. Hükümetler devletin varolan iç ve dış politikalarını savunmakla sorumludurlar.
Peki hükümetler bu devleti değiştiremezler mi? Elbette değiştirirler. Devrim ve karşı devrim yaparlar. Örneğin Küba gibi devrim, örneğin İran gibi karşı devrim yaparlar. Fakat bunu yapmaları için arkasına halk desteği almaları gerekir. Oysa ülkemizde iktidarın arkasında böylesine bir halk desteği görülmüyor. İktidarın arkasında sadece AB-D desteği görülüyor. Bu destekle ne olabilir? göreceğiz.
Kapitalist sistemde, bankayı milyarlarca dolar hortumlayanlar hiçbir ceza yemezken, ekmek, baklava çalanlar yıllarca hapis yatarlar. Devletin önemli müfettişleri adliye memurunun 5 liralık pul parasını soruştururlerken, Tekelin 350 milyon dolara özel sektöre satılması ardından bir yıl geçmeden, tekelin 1 milyar dolara başkasına satılmasını soruşturamazlar. Çünkü yasalar böyle hazırlanmamıştır.
Ülkenin egemenleri Tekel işçilerine yılda 40 milyon lirayı çok görürler. Görürler çünkü, onlara yılda 40 milyon lira verirlerse pastadan 40 milyon lira azalır, büyüklerin payı da bu anlamda azalmış olur. İşte bu anlamda asgari ücrete 31 lira zam yapmak isterler. İşte bu yüzden ilaçları marketlerde satmak isterler.
Kozmik odalar
Devletin gizli sırları vardır. Bunlar birinci dereceden korunurlar. Fakat burada, şunu/bunu vurun, şuraya buraya gömün gibi belgeler aranıyorsa, ya bu devlet aptaldır ya da böyle düşünenler.
İngilizler bile İstanbul’u işgal edip Osmanlı arşivlerini böylesine didik didik etmemişlerdi. Gerçi onlar da Ermeni “soykırımı” ile ilgili belge aradılar bulamadılar.
Kürt, Ermeni, Alevi, Demokrasi açılımı
Hükümet bir çok açılım yapmaya çalıştı. Fakat hiçbirinde başarılı olamadı. Aslında gerçek açılım her renkleriyle sürüyor. “TEKEL AÇILIMI”
Tekel işçileri, Türk’ü ile Kürt’ü ile, Çerkez, Arnavut, Alevi, Sunisi ile, AKP’lisi, CHP, MHP, solcusu ile Ankara sokaklarında açılım yapıyor. Bu açılımın adı, “SINIF AÇILIMI”. Tüm örgütler, sağcısı, solcusu, Marksisti ile destekliyor.
Derin devlet
Hükümet nedense birden bire gerilimin şiddetini artırıyor. Birilerinin acelesi varmış gibi görülüyor. Fakat bu durumun çok ciddi riskleri de gündeme getiriliyor.
Son olarak:
Kozmik odadaki aramayı kim mi yapıyor? Gladyo…
Saygılarımla…
Evet elbette iktidar sivillere verilmeli. Fakat siviller kim oluyor? Memur Mehmet bey, işçi Hasan usta, köylü Ali efendi veya Disk, Türk-İş, Kesk, Kamu-Sen Tekel işçileri ise iktidar hemen sivillere verilmeli. Fakat bu örgütlerin üstüne biber gazı, tazyikli su sıkanlar, hakkını arayan işçileri, Atatürk’ün İzmir’de denize döktüğü Yunanlılar gibi havuzlara döküp üstüne su sıkanlarsa, ben iktidarın bunların eline geçmesine karşıyım.
Devlet nedir?
Devlet egemen sınıfın baskı aracıdır. Ordudur, polistir, hukuk sistemidir, cezaevleridir. Bunlar kalıcıdır. Hükümetler ise geçicidir. Hükümetler devletin varolan iç ve dış politikalarını savunmakla sorumludurlar.
Peki hükümetler bu devleti değiştiremezler mi? Elbette değiştirirler. Devrim ve karşı devrim yaparlar. Örneğin Küba gibi devrim, örneğin İran gibi karşı devrim yaparlar. Fakat bunu yapmaları için arkasına halk desteği almaları gerekir. Oysa ülkemizde iktidarın arkasında böylesine bir halk desteği görülmüyor. İktidarın arkasında sadece AB-D desteği görülüyor. Bu destekle ne olabilir? göreceğiz.
Kapitalist sistemde, bankayı milyarlarca dolar hortumlayanlar hiçbir ceza yemezken, ekmek, baklava çalanlar yıllarca hapis yatarlar. Devletin önemli müfettişleri adliye memurunun 5 liralık pul parasını soruştururlerken, Tekelin 350 milyon dolara özel sektöre satılması ardından bir yıl geçmeden, tekelin 1 milyar dolara başkasına satılmasını soruşturamazlar. Çünkü yasalar böyle hazırlanmamıştır.
Ülkenin egemenleri Tekel işçilerine yılda 40 milyon lirayı çok görürler. Görürler çünkü, onlara yılda 40 milyon lira verirlerse pastadan 40 milyon lira azalır, büyüklerin payı da bu anlamda azalmış olur. İşte bu anlamda asgari ücrete 31 lira zam yapmak isterler. İşte bu yüzden ilaçları marketlerde satmak isterler.
Kozmik odalar
Devletin gizli sırları vardır. Bunlar birinci dereceden korunurlar. Fakat burada, şunu/bunu vurun, şuraya buraya gömün gibi belgeler aranıyorsa, ya bu devlet aptaldır ya da böyle düşünenler.
İngilizler bile İstanbul’u işgal edip Osmanlı arşivlerini böylesine didik didik etmemişlerdi. Gerçi onlar da Ermeni “soykırımı” ile ilgili belge aradılar bulamadılar.
Kürt, Ermeni, Alevi, Demokrasi açılımı
Hükümet bir çok açılım yapmaya çalıştı. Fakat hiçbirinde başarılı olamadı. Aslında gerçek açılım her renkleriyle sürüyor. “TEKEL AÇILIMI”
Tekel işçileri, Türk’ü ile Kürt’ü ile, Çerkez, Arnavut, Alevi, Sunisi ile, AKP’lisi, CHP, MHP, solcusu ile Ankara sokaklarında açılım yapıyor. Bu açılımın adı, “SINIF AÇILIMI”. Tüm örgütler, sağcısı, solcusu, Marksisti ile destekliyor.
Derin devlet
Hükümet nedense birden bire gerilimin şiddetini artırıyor. Birilerinin acelesi varmış gibi görülüyor. Fakat bu durumun çok ciddi riskleri de gündeme getiriliyor.
Son olarak:
Kozmik odadaki aramayı kim mi yapıyor? Gladyo…
Saygılarımla…
2 Aralık 2009 Çarşamba
İzmir, İzmir olmaya devam ediyor hala!
İlk kurşun’u saymıyorum, Yunanistan işgaline karşı örgütlü halk direnişinin Ege’den başladığını da saymıyorum.
Ya peki 12 Eylül’ün öncesi Tariş Direnişi’ni nasıl unutur insan? 12 Eylül öncesi, faşizme karşı, en ciddi halk direnişi idi Tariş direnişi. Eğer sol örgütler biraz daha özen gösterselerdi, o yıllar İzmir “Kurtarılmış Kent” bile olabilirdi. Ama olmadı.
Ya peki, 1980 yılı 1 Mayıs’ı nasıl görkemli bir şekilde kutlanmıştı İzmir’de?
Ondan sonra “netekim” geldi. Herkes içeri atıldı, işkence gördü, acı çekti. İzmir Emniyetinin Siyasi Şube kapısında, “rütbesi ne olursa olsun kimse içeri giremez” yazıları yazıldı.
Sonra, 1983 yılında seçimler yapıldı, “emir komuta” ile bile kurulmuş olsa Halkçı Parti İzmir’de birinci parti oldu. Evren’in desteklediği Turgut Sunalp’in partisi, seçime katılan üç partiden üçüncü oldu. 1984 yılında yapılan yerel seçimlerde ise Sunalp’in partisi havlu attı.
Bu İzmir şimdi oldu “faşist İzmir”.
12 Eylül yönetimi siyasi parti liderlerine yasak getirdi. Ecevit, Demirel, Erbakan filan. Özal, halk oylamasına gitti. “Yasaklar Kalksın mı?” diye. Sonuçta sadece, İzmir bile değil Karşıyaka oyları ile yasaklar kalktı.
Şimdi bu kent oldu “Faşist İzmir”.
İzmir’de, kızlar/erkekler şortla dolaşabilir, İzmir’de kızlar, anne/babalarını yanında erkek arkadaşlarını yanaklarından öpebilir, İzmir’de kızlar flörtleri ile anne/babasından izin alarak çıkabilir. İzmir’de insanlar köpekleri/kedileri ile yatabilir, İzmir’de insanlar, yazın sıcak günlerinde kedi ve köpekler, içsin/yesin diye kaldırımlara bir kabın içine su/yemek koyar.
Bu kente şimdi oldu “Faşist İzmir”.
İzmir’in bir çok yerinde kiliseler vardır, özgürce faaliyetlerini sürdürürler. İzmir’de her renkten/ ırktan insan vardır. İnanmazsınız Amerikalılar bile vardır.
İzmir insanı sevecendir, dosttur, İzmir insanı tüm insanları kucaklar. Ama İzmir insanı emperyalizme, emperyalist planlara karşıdır.
Sırası gelir, Afganistan’da masum insanları öldüren Amerikan askerlerini protesto eder, kafalarına yumurta atar komünistlerdir bunlar. Sırası gelir DTP konvoyuna taş atar, MHP’lidir bunlar.
Çünkü İzmir’de herk ırktan/ dinden insan olduğu gibi elbette MHP’liler, Bozkurt işareti yapanlar da vardır.
İzmir insanı sadece merkezde yaşamaz, İzmir insanı yaşar Bergama’da, “verin kaçırdığınız Zeus Sunağı’nı” der Alman militarizmine.
Çok uluslu emperyalistlerin kentini zehirlemesine, yer altı kaynaklarının talan edilmesine karşı çıkar, “siyanürlü altına hayır” der. Direnir, yaşlı genç, giyinik/ çıplak eylem yapar, haklılığını tüm dünyaya kanıtlar ama ne hikmetse hükümetlerin kulakları tıkalıdır.
Yargıya gider Danıştay’dan karar çıkartır ama uygulayan olmaz. Ergenekon davasında, “yargıya güvenmek lazım diyenler” Bergama’da yargı kararlarını yok sayar. İzmir’e “faşist” diyenlerden, “böyle iki yüzlülük olmaz” diyen çıkmaz.
Dikili Belediye Başkanı on ton su tüketimine ücret almaz. Ücret almadığı için yargılanır mahkemelerde. İzmir’e “Faşist” diyenlerden ses çıkmaz.
İzmir uzun bir sahil şerididir aynı zamanda. Yaz aylarında orada insanlar rahatça denize girer, serinler, pek türban/haşama yoktur bu sahil şeridinde. Belki de İzmir, ülkenin en uzun kumsalına sahiptir.
Bu yüzdendir, hainlerin, işbirlikçilerin, şeriat özlemcilerinin kinleri. Bu yüzden, “faşist İzmir” diye saldırırlar, dünyanın en demokratik kentine.
Evet İzmir özellikle son 7 yıldır hemen hemen hiç yatırım almamıştır merkezi hükümetten. Çünkü “gavur İzmir”dir, “faşist İzmir”dir. Yatırım alamadığı gibi, kendi olanakları ile yapmak istediği yatırımlara bile hükümet izin vermez, Kocaoğlu yargıya gider kendi parası ile yapacağı yatırımlar için bile.
İzmir’in tüm ilçeleri şeriata kapalıdır. İşte bunun içindir İzmir’e saldırmalar işte bunun içindir, “gavur/faşist İzmir” saldırıları.
Onlar ne derse desin İzmir, İzmir olmaya devam edecektir hala.
Saygılarımla…
Ya peki 12 Eylül’ün öncesi Tariş Direnişi’ni nasıl unutur insan? 12 Eylül öncesi, faşizme karşı, en ciddi halk direnişi idi Tariş direnişi. Eğer sol örgütler biraz daha özen gösterselerdi, o yıllar İzmir “Kurtarılmış Kent” bile olabilirdi. Ama olmadı.
Ya peki, 1980 yılı 1 Mayıs’ı nasıl görkemli bir şekilde kutlanmıştı İzmir’de?
Ondan sonra “netekim” geldi. Herkes içeri atıldı, işkence gördü, acı çekti. İzmir Emniyetinin Siyasi Şube kapısında, “rütbesi ne olursa olsun kimse içeri giremez” yazıları yazıldı.
Sonra, 1983 yılında seçimler yapıldı, “emir komuta” ile bile kurulmuş olsa Halkçı Parti İzmir’de birinci parti oldu. Evren’in desteklediği Turgut Sunalp’in partisi, seçime katılan üç partiden üçüncü oldu. 1984 yılında yapılan yerel seçimlerde ise Sunalp’in partisi havlu attı.
Bu İzmir şimdi oldu “faşist İzmir”.
12 Eylül yönetimi siyasi parti liderlerine yasak getirdi. Ecevit, Demirel, Erbakan filan. Özal, halk oylamasına gitti. “Yasaklar Kalksın mı?” diye. Sonuçta sadece, İzmir bile değil Karşıyaka oyları ile yasaklar kalktı.
Şimdi bu kent oldu “Faşist İzmir”.
İzmir’de, kızlar/erkekler şortla dolaşabilir, İzmir’de kızlar, anne/babalarını yanında erkek arkadaşlarını yanaklarından öpebilir, İzmir’de kızlar flörtleri ile anne/babasından izin alarak çıkabilir. İzmir’de insanlar köpekleri/kedileri ile yatabilir, İzmir’de insanlar, yazın sıcak günlerinde kedi ve köpekler, içsin/yesin diye kaldırımlara bir kabın içine su/yemek koyar.
Bu kente şimdi oldu “Faşist İzmir”.
İzmir’in bir çok yerinde kiliseler vardır, özgürce faaliyetlerini sürdürürler. İzmir’de her renkten/ ırktan insan vardır. İnanmazsınız Amerikalılar bile vardır.
İzmir insanı sevecendir, dosttur, İzmir insanı tüm insanları kucaklar. Ama İzmir insanı emperyalizme, emperyalist planlara karşıdır.
Sırası gelir, Afganistan’da masum insanları öldüren Amerikan askerlerini protesto eder, kafalarına yumurta atar komünistlerdir bunlar. Sırası gelir DTP konvoyuna taş atar, MHP’lidir bunlar.
Çünkü İzmir’de herk ırktan/ dinden insan olduğu gibi elbette MHP’liler, Bozkurt işareti yapanlar da vardır.
İzmir insanı sadece merkezde yaşamaz, İzmir insanı yaşar Bergama’da, “verin kaçırdığınız Zeus Sunağı’nı” der Alman militarizmine.
Çok uluslu emperyalistlerin kentini zehirlemesine, yer altı kaynaklarının talan edilmesine karşı çıkar, “siyanürlü altına hayır” der. Direnir, yaşlı genç, giyinik/ çıplak eylem yapar, haklılığını tüm dünyaya kanıtlar ama ne hikmetse hükümetlerin kulakları tıkalıdır.
Yargıya gider Danıştay’dan karar çıkartır ama uygulayan olmaz. Ergenekon davasında, “yargıya güvenmek lazım diyenler” Bergama’da yargı kararlarını yok sayar. İzmir’e “faşist” diyenlerden, “böyle iki yüzlülük olmaz” diyen çıkmaz.
Dikili Belediye Başkanı on ton su tüketimine ücret almaz. Ücret almadığı için yargılanır mahkemelerde. İzmir’e “Faşist” diyenlerden ses çıkmaz.
İzmir uzun bir sahil şerididir aynı zamanda. Yaz aylarında orada insanlar rahatça denize girer, serinler, pek türban/haşama yoktur bu sahil şeridinde. Belki de İzmir, ülkenin en uzun kumsalına sahiptir.
Bu yüzdendir, hainlerin, işbirlikçilerin, şeriat özlemcilerinin kinleri. Bu yüzden, “faşist İzmir” diye saldırırlar, dünyanın en demokratik kentine.
Evet İzmir özellikle son 7 yıldır hemen hemen hiç yatırım almamıştır merkezi hükümetten. Çünkü “gavur İzmir”dir, “faşist İzmir”dir. Yatırım alamadığı gibi, kendi olanakları ile yapmak istediği yatırımlara bile hükümet izin vermez, Kocaoğlu yargıya gider kendi parası ile yapacağı yatırımlar için bile.
İzmir’in tüm ilçeleri şeriata kapalıdır. İşte bunun içindir İzmir’e saldırmalar işte bunun içindir, “gavur/faşist İzmir” saldırıları.
Onlar ne derse desin İzmir, İzmir olmaya devam edecektir hala.
Saygılarımla…
22 Kasım 2009 Pazar
YALANLAR VE GERÇEKLER –II-
Yalan: Türk devleti yaratmak için kardeş kardeş yaşayan halklar katledildi.
Gerçek: Osmanlı Devleti gücünü yitirdikten sonra, Avrupa ülkeleri Osmanlıyı yutmak için azınlıkları ayaklandırdı. Kardeş kardeş yaşamayı önce azınlıklar bozdu.
Ayrıca sadece Türkiye’de değil, dünyadaki tüm ulus devletler kan ve göz yaşı üzerine kurulmuştur.
Eğer Mustafa Suphi ve arkadaşları katledilmeseydi ve eğer Yeşil ordu ile birleşebilselerdi, böylesine acıların yaşanmasının önüne geçilebilecekti.
Yalan: İttihak ve Terakki, baskıcı devlet geleneğini temsil eder, onun geleneğini Mustafa Kemal ve CHP sürdürür.
Gerçek: Mustafa Kemal her ne kadar İttihak ve Terkaki ile arasına kalın bir çizgi çizdiyse de ulus devlet yaratma anlamında benzer politikaları savunmuştur. CHP de bu çizginin savunucusu olmuştur.
Fakat günümüzde CHP’yi hala bu çizgide görmek mümkün değildir. Çünkü CHP’nin temel ilkesi olan 6 Ok’un hiçbir maddesi bugün savunulmamaktadır. CHP, İttihak ve Terkaki’nin ulusal çizgisini terk etmesinin üzerinden on yıllar geçmiştir. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın izlediği çizgi İttihak ve Terakki çizgisi değil, ABD çizgisidir.
Yalan: Türkiye Cumhuriyeti; İttihak ve Terakki geleneğinin devamı olarak, TSK’nin askeri vesayet yöntemi ile yönetilmektedir.
Gerçek: TSK’leri 1960 darbesinin etkisinin geçmesinden sonra tamamen ABD’nin vesayeti altına girmiştir. TSK özellikle 1970 yılından beri ülkemizde ABD, (NATO) çıkarlarını savunmaktadır. Şu anda da AKP ile süren kavga aldatmacadır. TSK’nın üst yönetimi de AKP de ABD çizgisindedir ve her iki kurum da gayet iyi anlaşmaktadır. (Büyükanıt’ın görev süresini uzatma girişimleri, ona alınan lüks zırhlı aracı da unutmamak gerekir.)
Yalan: Türkiye’de, 1960,70,80’de yapılan darbeler ABD destekli olarak yapılmıştır.
Gerçek: 70 ve 80 darbeleri emir komuta içinde ABD destekli olarak yapılmıştır. 1960 darbesi ise emir komuta dışında yapıldığı için ABD’nin darbe örgütleme şansı olmamıştır. Günümüzde de esas korku, emir komuta dışında, ABD karşıtı, solcu ve Avrasya yanlısı bir darbedir. Ergenekon olayı da bunun önüne geçmek içindir. Menderes sonuna kadar ABD’cidir ve binlerce Türk genci ABD’nin emperyalist çıkarları için Kore’de kırıma uğratılmıştır.
Yalan: ABD'li finans spekülatörü George Soros, 'Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur' diyor. Hemen herkes de buna inanıyor.
Gerçek: Türkiye, Adnan Menderes’in basiretsiz yönetimi altında Kore’ye savaşçı birlik göndermiş, binden fazla şehit, binlerce yaralı ile geri dönmüştük. Gerçi tüm NATO ülkeleri de oraya asker göndermişti. Fakat bundan sonra Türkiye, Balkanlara, Afrika’ya, Afganistan’a asker göndermiş ama hiçbiri savaşçı birlik olmamıştır. Bugün en kanlı çatışmaların yaşandığı Afganistan ve Irak’ta Avrupa devletleri askerleri vardır. Örneğin ABD nereye savaş açsa arkasında İngiltere vardır. İngiltere’nin olduğu yerde, Kanada vardır, Avustralya vardır. Soros önce gitsin “uygar”, “demokratik” Avrupa ülkelerinin orduları nerede katliam yapıyor onlara baksın.
Yalan: Almanya yaptığı soykırım yüzünden Yahudilerden özür dilemiştir.
Gerçek: Almanya savaşta yenildiği için ABD’nin dayatması sonucu soykırımı kabul etmiş, özür dilemiş ve tazminat ödemiştir. Ama eğer Almanya savaşı kazanmış olsa idi özür filan söz konusu olmayacaktı. Almanya’nın bu konuda samimi olmadığı Berlin’i yeniden başkent yapmasından bellidir. Eğer bugün Almanya’nın güçlü bir ordusu olsa tüm dünya yeni bir savaş tehdidi altında yaşıyor olurdu. Ayrıca ABD neden özür dilemiyor? Tokyo bombardımanı, Hiroşima, Nagasaki atom bombası bir kitle kırımı değil midir?
Yalan: CHP/Baykal son kaledir. Eğer Baykal da giderse şeriatın önü açılır.
Gerçek: son yıllarda yapılan tüm seçimlerde; CHP’ye oy vermezseniz, “şeriat gelir” dediler, biz CHP’ye oy verdik, dinci partinin oyu arttı, biz oy verdik dinci partinin oyu arttı. Bugün basında, Baykal aleyhinde, onu karalamaya yönelik hiçbir haber yorum çıkmıyorsa bunun nedeni ABD’nin basını susturmasıdır. Baykal, Sav, Öymen geleneği, neslini tüketmiş, ABD vesayeti ile ayakta durmakta ve ABD’ye biat etmektedirler. Herkesin bildiği gibi Baykal’ın hedefi iktidar filan değil, yüzde on barajını geçmektir. Türkiye’nin demokratikleşmesi için ilk koşul, Baykal ve Tunceli katliamını savunan ekipten kurtulmak gerekmektedir. CHP/Baykal AKP hükümetinin koltuk değneğidir.
Yalan: her tür ulusalcılık/milliyetçilik kötüdür.
Gerçek: dünyadaki tüm devletler ulasal/milliyetçidir. Zaten başka türlü devlet de olamaz. Ulusu/milleti olmayan bir tek devlet yoktur. Elbetteki burada ulus/millet o ülkede yaşayan tüm vatandaşlardır. Devlet, merkezi, özerk, federe devlet de olabilir. Sosyalist ülkeler de ulus/milli devlettir. Ulus/millet, devlet yok edilemez. Hiç kimse ulusalcılığı, milliyetçiliği, devleti yok edemez. Devletler ancak sönümlenebilir. Devletlerin sönümlenmesi için tüm dünyada kapitalizmin/emperyalizmin yok olması gereklidir. Sosyalist ulus/milli devletler kapitalist devletlerin aksine başka ulusları sömürmezler. Tersine onların kurtuluş savaşlarına destek olurlar. Ayrıca, sosyalist devletler emperyalizme karşı çıkar, savaşırlarken bile o ülkenin emekçi halkına destek verirler. Fakat, örneğin, 2. dünya savaşında SSCB uçakları bir Alman tümenini bombalarken o Alman tümeni içinde emekçi halkın çocukları olduğunu bilir. Fakat ulus/vatan savunması için bu kaçınılmazdır.
Yalanlar ve Gerçekler sürecek.
Saygılarımla…
Gerçek: Osmanlı Devleti gücünü yitirdikten sonra, Avrupa ülkeleri Osmanlıyı yutmak için azınlıkları ayaklandırdı. Kardeş kardeş yaşamayı önce azınlıklar bozdu.
Ayrıca sadece Türkiye’de değil, dünyadaki tüm ulus devletler kan ve göz yaşı üzerine kurulmuştur.
Eğer Mustafa Suphi ve arkadaşları katledilmeseydi ve eğer Yeşil ordu ile birleşebilselerdi, böylesine acıların yaşanmasının önüne geçilebilecekti.
Yalan: İttihak ve Terakki, baskıcı devlet geleneğini temsil eder, onun geleneğini Mustafa Kemal ve CHP sürdürür.
Gerçek: Mustafa Kemal her ne kadar İttihak ve Terkaki ile arasına kalın bir çizgi çizdiyse de ulus devlet yaratma anlamında benzer politikaları savunmuştur. CHP de bu çizginin savunucusu olmuştur.
Fakat günümüzde CHP’yi hala bu çizgide görmek mümkün değildir. Çünkü CHP’nin temel ilkesi olan 6 Ok’un hiçbir maddesi bugün savunulmamaktadır. CHP, İttihak ve Terkaki’nin ulusal çizgisini terk etmesinin üzerinden on yıllar geçmiştir. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın izlediği çizgi İttihak ve Terakki çizgisi değil, ABD çizgisidir.
Yalan: Türkiye Cumhuriyeti; İttihak ve Terakki geleneğinin devamı olarak, TSK’nin askeri vesayet yöntemi ile yönetilmektedir.
Gerçek: TSK’leri 1960 darbesinin etkisinin geçmesinden sonra tamamen ABD’nin vesayeti altına girmiştir. TSK özellikle 1970 yılından beri ülkemizde ABD, (NATO) çıkarlarını savunmaktadır. Şu anda da AKP ile süren kavga aldatmacadır. TSK’nın üst yönetimi de AKP de ABD çizgisindedir ve her iki kurum da gayet iyi anlaşmaktadır. (Büyükanıt’ın görev süresini uzatma girişimleri, ona alınan lüks zırhlı aracı da unutmamak gerekir.)
Yalan: Türkiye’de, 1960,70,80’de yapılan darbeler ABD destekli olarak yapılmıştır.
Gerçek: 70 ve 80 darbeleri emir komuta içinde ABD destekli olarak yapılmıştır. 1960 darbesi ise emir komuta dışında yapıldığı için ABD’nin darbe örgütleme şansı olmamıştır. Günümüzde de esas korku, emir komuta dışında, ABD karşıtı, solcu ve Avrasya yanlısı bir darbedir. Ergenekon olayı da bunun önüne geçmek içindir. Menderes sonuna kadar ABD’cidir ve binlerce Türk genci ABD’nin emperyalist çıkarları için Kore’de kırıma uğratılmıştır.
Yalan: ABD'li finans spekülatörü George Soros, 'Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur' diyor. Hemen herkes de buna inanıyor.
Gerçek: Türkiye, Adnan Menderes’in basiretsiz yönetimi altında Kore’ye savaşçı birlik göndermiş, binden fazla şehit, binlerce yaralı ile geri dönmüştük. Gerçi tüm NATO ülkeleri de oraya asker göndermişti. Fakat bundan sonra Türkiye, Balkanlara, Afrika’ya, Afganistan’a asker göndermiş ama hiçbiri savaşçı birlik olmamıştır. Bugün en kanlı çatışmaların yaşandığı Afganistan ve Irak’ta Avrupa devletleri askerleri vardır. Örneğin ABD nereye savaş açsa arkasında İngiltere vardır. İngiltere’nin olduğu yerde, Kanada vardır, Avustralya vardır. Soros önce gitsin “uygar”, “demokratik” Avrupa ülkelerinin orduları nerede katliam yapıyor onlara baksın.
Yalan: Almanya yaptığı soykırım yüzünden Yahudilerden özür dilemiştir.
Gerçek: Almanya savaşta yenildiği için ABD’nin dayatması sonucu soykırımı kabul etmiş, özür dilemiş ve tazminat ödemiştir. Ama eğer Almanya savaşı kazanmış olsa idi özür filan söz konusu olmayacaktı. Almanya’nın bu konuda samimi olmadığı Berlin’i yeniden başkent yapmasından bellidir. Eğer bugün Almanya’nın güçlü bir ordusu olsa tüm dünya yeni bir savaş tehdidi altında yaşıyor olurdu. Ayrıca ABD neden özür dilemiyor? Tokyo bombardımanı, Hiroşima, Nagasaki atom bombası bir kitle kırımı değil midir?
Yalan: CHP/Baykal son kaledir. Eğer Baykal da giderse şeriatın önü açılır.
Gerçek: son yıllarda yapılan tüm seçimlerde; CHP’ye oy vermezseniz, “şeriat gelir” dediler, biz CHP’ye oy verdik, dinci partinin oyu arttı, biz oy verdik dinci partinin oyu arttı. Bugün basında, Baykal aleyhinde, onu karalamaya yönelik hiçbir haber yorum çıkmıyorsa bunun nedeni ABD’nin basını susturmasıdır. Baykal, Sav, Öymen geleneği, neslini tüketmiş, ABD vesayeti ile ayakta durmakta ve ABD’ye biat etmektedirler. Herkesin bildiği gibi Baykal’ın hedefi iktidar filan değil, yüzde on barajını geçmektir. Türkiye’nin demokratikleşmesi için ilk koşul, Baykal ve Tunceli katliamını savunan ekipten kurtulmak gerekmektedir. CHP/Baykal AKP hükümetinin koltuk değneğidir.
Yalan: her tür ulusalcılık/milliyetçilik kötüdür.
Gerçek: dünyadaki tüm devletler ulasal/milliyetçidir. Zaten başka türlü devlet de olamaz. Ulusu/milleti olmayan bir tek devlet yoktur. Elbetteki burada ulus/millet o ülkede yaşayan tüm vatandaşlardır. Devlet, merkezi, özerk, federe devlet de olabilir. Sosyalist ülkeler de ulus/milli devlettir. Ulus/millet, devlet yok edilemez. Hiç kimse ulusalcılığı, milliyetçiliği, devleti yok edemez. Devletler ancak sönümlenebilir. Devletlerin sönümlenmesi için tüm dünyada kapitalizmin/emperyalizmin yok olması gereklidir. Sosyalist ulus/milli devletler kapitalist devletlerin aksine başka ulusları sömürmezler. Tersine onların kurtuluş savaşlarına destek olurlar. Ayrıca, sosyalist devletler emperyalizme karşı çıkar, savaşırlarken bile o ülkenin emekçi halkına destek verirler. Fakat, örneğin, 2. dünya savaşında SSCB uçakları bir Alman tümenini bombalarken o Alman tümeni içinde emekçi halkın çocukları olduğunu bilir. Fakat ulus/vatan savunması için bu kaçınılmazdır.
Yalanlar ve Gerçekler sürecek.
Saygılarımla…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
