Tüm AKP medyası yakında 11. dalganın ve diğerlerinin geleceğini söylüyor. Başbakan Erdoğan da, “daha işin başındayız” diyor.
Doğrudur, siz hiç AKP medyasının yazdıklarının yanlış olduğunu gördünüz mü? AKP medyası daha savcı, polis kimi tutuklayacak bilmeden önce hep bildi.
Şimdi 11. dalgada başta medya üyeleri olmak üzere, devlet yöneticileri, cumhurbaşkanı vs. göz altına alınacakmış. AKP medyası öyle diyor.
Şimdi bazı medya personeli bu yeni dalgadan çok korkuyor. İşte sorun burada başlıyor. Neden bu adamlar bu kadar korkup, yazılarına çeki düzen veriyorlar anlamıyorum.
Türkiye değişti, hem de çok değişti. Sanırım bu 11. dalgadan göz altına alınması söz konusu olan bu gazeteciler bu değişimin farkında değil.
Bir de YARSAV adında bir dernek var. Ne diyor, “gözaltına alınacaklar polisten önce medyaya servis yapılıyor, medya adamların evinin önüne, polisten önce canlı yayın ekipleri ile geliyor, gözaltına alınanlar canlı yayın ile kamuoyuna lanse edilerek itibarları sarsılıyor” diyor.
Şimdi bu YARSAV nereden biliyor gözaltına alınanların itibarlarının sarsıldığı?
12 Eylül’den önce sıkıyönetim zamanında, sadece TRT vardı. O günlerde televizyon ve radyolar benim, “adam öldürmek, banka soymak, kahve taramak, bomba atmak vs. suçlarla” arandığımı söyledi, ajans başlarında. Gerçi ben, vs. suçlara giriyordum ama olsun. Okulda sağ-sol kavgasına karışmak, polise mukavemet etmekten yargılanıp beraat etmiştim ama olsun. Yaşadığım ilçe fazla büyük değil. Herkes beni tanıyor. Bir gittim ilçeme, neredeyse beni herkes ayakta karşılayacak. Benim bir şeyden haberim yok. Meğerse televizyon ve radyodan benim adımı duyanlar, beni anarşistlerin başı sanmışlar. Yani bilmeden ben mafya babası gibi olmuşum. Herkes benden çekinir filan olmuş. Gidip herhangi birinden, “ulan örgüte şu kadar para vereceksin” falan desem itirazsız verecekler. Meğerse ben orada değilken namım almış yürümüş.
Demek ki derin devlet sanığı olmak da o kadar kötü bir şey değil.
Yani şimdi Sabih Kanadoğlu, korumalarını filan bıraksa Kızılay’da şöyle bir salına salına yürüse herkes etrafında pervane olacak. Herhangi bir yerde yemek yese, çay içse, bir paket sigara filan alsa kimse ondan para filan isteyemeyecek. İnanmıyorsa bir denesin. isterse herhangi bir kumarhaneye gitsin, “hani ulan bizim haracımız” dese, cukkaları götürecek.
İlhan Selçuk, bundan sonra Cumhuriyet Gazetesi ekonomik sıkıntıya girse, Selçuk elini kolunu sallaya sallaya herhangi bir belediyeye girse, “nerede ulan başkan” dese, başkan koşa koşa gelip İlhan ağabeyinin elini öpecek. Selçuk, “sizin belediye bundan sonra her gün 2000 Cumhuriyet Gazetesi alacak” dese. İster inanın ister inanmayın Cumhuriyet Gazetesinin tirajı Posta Gazetesini bile geçer.
Nasıl yapmasınlar ki adamlar derin devlet!!!!!
Bakın kıçı kırık Tuncay Güney bile bunları yapmış. Hem de TRT2’ye bile çıkmadan önce. Sabih Kanadoğlu hayli hayli yapar, şöyle gülmeyen yüzü ile adama bir baksın, en büyük mafya babasının bile tüm yağlarının eriyeceğinden eminim.
Bizim İlhan ağabeyinin de, Kanadoğlu’nun da itibar anlayışı bizimkinden farklı canım, hem de çok farklı.
Şimdi gelelim gözaltına alınmalara.
Neden insanlar Ergenekon sanığı olarak gözaltına alınmaktan korkarlar anlamakta zorlanıyorum. Sanırım bu medya mensupları çok fazla para kazanıyorlar çok semirdiler yani çoookkk.
Yine kendimden örnek vereceğim. İlk gözaltına alındığım emniyet, Ankara Çankaya Karakolu idi. Orada bizi bir hücreye attılar. Karanlık pis küçük bir hücre havada ağır bir sidik kokusu var. Sabaha kadar orada kaldık.
Bir başka seferde, emniyet karar almış artık tüm gözaltına alınanlar emniyet müdürlüğüne getirilecek. Bizi aldılar oraya götürdüler. Attılar bodrum kata. Bodrum katta bulunduğumuz mekan iki oda, bir koridor, bir de hela var. Hepsinin toplamı 50-60 metrekare. Orada yerlere işemek yasak. Helaya gidiyorsun. Gidiyorsun da helanın ya suları akmıyor ya da kanalizasyon tıkanıyor. Bu kez havada hem pis bir sidik hem de pis bir bok kokusu her tarafı sarıyor. Biz orada kaç kişiyiz? Biz okuldan götürülmüştük sayımız 32 kişi idi. 100 kişi kadar da oradaydı. 50-60 metrekarelik bir ortamda 130 kişi filandık. Çökebilenler çökmüş, çökemeyenler ayakta birbirlerinin omuzlarına başlarını koymuşlar uyuklamaya çalışıyorlar. Ama gerçekleri de söylemek gerekirse hafta içinde bu sayı oldukça azalıyordu, ama hela hiçbir zaman doğru dürüst çalışmıyordu.
Şimdi bizim medyacılara bakıyorum gözaltına alınmaktan korkuyorlar. Neden? İstanbul Emniyet Müdürlüğü görüntüleri yayınladı, Kaloriferli hücrelerde kalıyorlar, tertemiz çarşaflar yataklar, pırıl pırıl odalar, içerideki sıcaklık 23 derece.
Ergenekon sanığı mısınız, “avukatımı istiyorum diyorsunuz” avukat geliyor, “konuşmama hakkımı kullanmak istiyorum diyorsunuz” ifade vermeden yargıca gönderiliyorsunuz.
Eskiden böyle miydi? Canım. “avukat istiyorum” dediğiniz zaman, anında yüzünüze tokatlar, yumruklar iniyordu. Bu kadarla kalsa yine iyi, bakıyorlar size “güzellikle” bir şey olmayacak, alıyorlar sizi “sorgulamaya”. O zaman işkencehanenin kibar adı “sorgulama” oluyordu. “konuşmama hakkımı kullanmak istiyorum” dediğiniz anda, size elektrik, Filistin askısı, falaka filan verip sizi genellikle fikrinizden vaz geçirtiriyorlardı. Bir de orada Teoman diye biri vardı. Dev-Yolcular, Kurtuluşçular sanırım onu iyi tanır. Ama bu konumuz içi değil.
Şimdi öyle mi canım? Avukat istiyorsunuz, hemen avukat geliyor. Konuşmama hakkımı kullanmak istiyorum diyorsunuz, size hemen mahkemeye sevk ediyorlar.
Nankör canım bu Ergenekoncular nankör, çok nankör! Adamlar bu kadar kıyak yapıyor, herkes gözaltına alınmaktan korkuyor.
Ya peki Mamak nasıl? Oraya gittiğiniz de size bir güzel hoş geldin dayağı atıyorlar, sonra sizlere unuttuğunuz veya size öğretilmeyenler marşları filan öğreniyorsunuz. En fazla 30-40 kişinin kalabileceği at ahırlarında 200-250 kişi filan kalıyorsunuz. Çok sık olarak da dayak yeme mesaisine başlıyorsunuz.
Şimdi öyle mi canım? Adamlar sizi alıyor, dubleks hücrelere atıyor. Alt kat oturma, wc filan üst kat yatak odası.
Hasta olursanız sizi hemen en iyi hastanelere götürüyorlar. Ücretsiz tedavi, cek-up filan yapıyorlar. Yemekler en iyi kalite.
Siz inanın ama inanmayın Ergenekon sanığı olmak böyle bir şey desem, bulunduğum ilçede insan kalmaz. Herkes, “ben de vardım, ben de” der. Bir de üstüne üstlük orada, Türkiye’nin en iyi prof.ları, yazar, sanatçıları, harp uzmanları filan da var. Tüm dersler ücretsiz yani. Alakasız insanların bile oradan yazar olarak çıkması içten bile değil.
Türkiye değişti, hem de çok değişti. Sanırım bu 11. dalgadan göz altına alınması söz konusu olan bu gazeteciler bu değişimin farkında değil. Boşu boşuna korkuyorlar!!!
Saygılarımla…
16 Ocak 2009 Cuma
15 Ocak 2009 Perşembe
SAYGIN (İTİBARLI) KİŞİLER
Ergenekon 10. dalgası ile birlikte bir tartışma başladı. Saygın (itibarlı) kişi olur mu? AKP yanlıları olmaz diyor. İtalya’yı örnek gösteriyorlar. Devlet başkanları bile göz altına alınmış.
Gerçekten saygın kişi olmaz mı?
Elbette olur. Örneğin, Jean Paul Sartre Cezayir savaşında Fransa aleyhine konuşup, Cezayir direnişini en büyük destekçilerinden, örgütleyicilerinden biri olmuştur. Bu nedenle vatan hainliğine ile suçlanmış fakat dönemin devlet başkanı, “Jean Paul Sartre Fransa’dır” diyerek yargılamaya karşı çıkmıştır. Sartre Nobel barış ödülünü de ret ederek almamıştır.
İster beğenelim ister beğenmeyelim TC devleti günümüze kadar üç büyük entellektüel yetiştirmiştir.
1- Atilla İlhan (bildiğiniz gibi artık yaşamıyor)
2- Çetin Altan (bildiğiniz gibi o da vatan hainliği ile suçlanmış hatta mecliste linç girişimi ile karşılaşmıştır. 12 eylül sonrası ise sağ saflara geçmiş ve o çizgisini halen o tarafta sürdürmektedir.)
3- Yalçın Küçük (sayısız kez vatan hainliği ile suçlanmış, komünist/bölücü faaliyetler nedeniyle sorgulanmış işkence görmüş, yıllarca hapis yatmış bir düşünürdür.)
Benim görüşüme göre bu üç insan Türkiye’dir. Dokunulmazlardır yani. Çetin Atlan, Yalçın küçük isterlerse PKK propagandası yapsınlar, isterlerse darbe çığırtkanlığı yapsınlar, isterlerse ılımlı İslam Cumhuriyetini, isterlerse şeriatı savunsunlar, bunlar bana göre dokunulmazdır.
Peki Türkiye bu entelektüellerden başka önemli kişi yetiştirmemiş midir? Atatürk başta olmak üzere, Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal de dokunulmazdır. Atatürk ve Hikmet, Nesin bildiğimiz gibi yaşamıyorlar. Fakat N. Hikmet de vatan hainliğinle suçlanmış yıllarca cezaevinde yatmış, vatandaşlıktan çıkarılmıştır. Fakat şimdi AKP hükümeti onu vatandaşlığa geri aldığı gibi mezarını bile Türkiye’ye getirmeyi tartışıyor.
Kimdir, Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal?
Nazım Hikmet’in şiirleri tüm dünya dillerine çevrilmiştir. Dünyanın sayılı 3-5 şairinden biridir.
Aziz Nesin, Yaşar Kemal, boylarından uzun kitaplar yazmışlar ve kitapları dünyanın sayısız dillerine çevrilmiş ve kitapları ile sayısız nesiller yetişmiş ve yetişmektedir.
Türkiye’nin haritada yerini bile bilmeyenler bu yazarlarla Türkiye’yi tanımış ve tanımaya devam ediyorlar.
Şimdi bu insanlar itibarlı insan değil midir? Herkese dokunulacakmış, dokunun o zaman milletvekillerine!
İtalya devlet başkanı yargılanmış. İtalya devlet başkanı saygın bir kişi midir? Bilmiyorum. Ama eğer Türkiye’de de devlet başkanı aranıyorsa buyurun darbe yapmış devlet başkanı Kenan Evren’e!
Bir de, soğuk savaş döneminde kurulan “Gizli Nato”, “Özel Harp Dairesi”, “kontur-gerilla” vs. SSCB’nin dağılmasından sonra Avrupa ülkelerinde devletler onu dağıtmışlar, yargılamışlar sorumlularını içeri atmışlar ve “Gizli Nato”yu sonlandırmışlar. AKP medyası öyle söylüyor. Peki Türkiye’de ne olmuş? “Soğuk savaş bittiği için ABD, bütçesini kendisinin karşıladığı Türkiye’deki “Gizli Nato”yu dağıtmış” nasıl dağıtmış, neden dağıtmış? Bilen yok. Peki “Gizli Nato”ya gereksinim kalmamış da neden açık Nato’ya gereksinim kalmış? Bunu da söyleyen yok. Dünyada biraz politikaya bulaşmış herkes bilir ki, ABD hiçbir kazanımını kovalanmadan terk etmez.
Herkes şunu iyi bilmelidir ki, sadece Nato üyesi ülkelerde değil, bakın bu çok önemli sadece Nato üyesi ülkelerde değil, tüm dünyada ABD’nin yanında, bağımlı, vb. tüm ülkelerde “Gizli Nato” faaliyettedir.
Korku devleti:
Kim ne derse desin Ergenekon Türkiye’nin üzerine bir kabus gibi çökmüştür. Herkes yazılarını, eylemlerini, görüşlerini bu davaya göre ayar yapmak zorunda kalmışlardır. Herkes ergenekon sanığı olmaktan korkmaktadır. Nasıl korkmasınlar ki, AKP medyası, medya çalışanlarını 11. dalgada baş hedef haline getirmişlerdir.
Birkaç soru ile Ergenekon;
1- Neden Ergenekon sanığı olarak göz altına alınanlar arasında AKP’yi destekleyen hiçbir kimse yok? Her tarafa sızan Ergenekon AKP’ye sızamamış mıdır? Ergenekon'da her görüşten insanlar oluyor da neden ılımlı islamı savunanlardan kimse olmuyor?
2- Neden Ergenekon sanıkları arasında hiç ABD destekleyicileri yok?
3- Derin devlet, başta CİA olmak üzere, asker, polis, Mit, Jitem, MHP(BBP) kadrolarından oluştuğu Susurluk olayında açığa çıktı. Şimdi neden gözaltına alınanlar arasında (asker hariç) bunlar yok.
Son olarak:
15.01.2009 tarihinde, fakir insanlara verilmek üzere toplanan paralarla kurulan bir televizyon kanalında, Aydın Engin konuşmacı idi. Diğer bir konuşmacı ise, derin devlet içinde yer almış faşist artığı biri ile 12 Eylül darbesi “nimetleri” ile bakanlık, yöneticilik yapmış başka birisi idi. (diğeri de vitrin olarak Ergenekon destekçisi ÖDP’li birisi)
Bu kişilerle Aydın Engin’in aynı düşünceleri paylaşıyor olması nedeniyle sayın Engin’i kutluyor yeni görevinde başarılar diliyorum.
Kapitalist bir ülkede solculuk yapmak demek her an göz altına alınmak demek. Ama şimdi bakıyoruz bazıları arkasına siyasi iktidarı almış solculuk yaptıklarını sanıyorlar. Ne diyelim hayırlı olsun!!!
Saygılarımla…
İsmet Baytak
Gerçekten saygın kişi olmaz mı?
Elbette olur. Örneğin, Jean Paul Sartre Cezayir savaşında Fransa aleyhine konuşup, Cezayir direnişini en büyük destekçilerinden, örgütleyicilerinden biri olmuştur. Bu nedenle vatan hainliğine ile suçlanmış fakat dönemin devlet başkanı, “Jean Paul Sartre Fransa’dır” diyerek yargılamaya karşı çıkmıştır. Sartre Nobel barış ödülünü de ret ederek almamıştır.
İster beğenelim ister beğenmeyelim TC devleti günümüze kadar üç büyük entellektüel yetiştirmiştir.
1- Atilla İlhan (bildiğiniz gibi artık yaşamıyor)
2- Çetin Altan (bildiğiniz gibi o da vatan hainliği ile suçlanmış hatta mecliste linç girişimi ile karşılaşmıştır. 12 eylül sonrası ise sağ saflara geçmiş ve o çizgisini halen o tarafta sürdürmektedir.)
3- Yalçın Küçük (sayısız kez vatan hainliği ile suçlanmış, komünist/bölücü faaliyetler nedeniyle sorgulanmış işkence görmüş, yıllarca hapis yatmış bir düşünürdür.)
Benim görüşüme göre bu üç insan Türkiye’dir. Dokunulmazlardır yani. Çetin Atlan, Yalçın küçük isterlerse PKK propagandası yapsınlar, isterlerse darbe çığırtkanlığı yapsınlar, isterlerse ılımlı İslam Cumhuriyetini, isterlerse şeriatı savunsunlar, bunlar bana göre dokunulmazdır.
Peki Türkiye bu entelektüellerden başka önemli kişi yetiştirmemiş midir? Atatürk başta olmak üzere, Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal de dokunulmazdır. Atatürk ve Hikmet, Nesin bildiğimiz gibi yaşamıyorlar. Fakat N. Hikmet de vatan hainliğinle suçlanmış yıllarca cezaevinde yatmış, vatandaşlıktan çıkarılmıştır. Fakat şimdi AKP hükümeti onu vatandaşlığa geri aldığı gibi mezarını bile Türkiye’ye getirmeyi tartışıyor.
Kimdir, Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Yaşar Kemal?
Nazım Hikmet’in şiirleri tüm dünya dillerine çevrilmiştir. Dünyanın sayılı 3-5 şairinden biridir.
Aziz Nesin, Yaşar Kemal, boylarından uzun kitaplar yazmışlar ve kitapları dünyanın sayısız dillerine çevrilmiş ve kitapları ile sayısız nesiller yetişmiş ve yetişmektedir.
Türkiye’nin haritada yerini bile bilmeyenler bu yazarlarla Türkiye’yi tanımış ve tanımaya devam ediyorlar.
Şimdi bu insanlar itibarlı insan değil midir? Herkese dokunulacakmış, dokunun o zaman milletvekillerine!
İtalya devlet başkanı yargılanmış. İtalya devlet başkanı saygın bir kişi midir? Bilmiyorum. Ama eğer Türkiye’de de devlet başkanı aranıyorsa buyurun darbe yapmış devlet başkanı Kenan Evren’e!
Bir de, soğuk savaş döneminde kurulan “Gizli Nato”, “Özel Harp Dairesi”, “kontur-gerilla” vs. SSCB’nin dağılmasından sonra Avrupa ülkelerinde devletler onu dağıtmışlar, yargılamışlar sorumlularını içeri atmışlar ve “Gizli Nato”yu sonlandırmışlar. AKP medyası öyle söylüyor. Peki Türkiye’de ne olmuş? “Soğuk savaş bittiği için ABD, bütçesini kendisinin karşıladığı Türkiye’deki “Gizli Nato”yu dağıtmış” nasıl dağıtmış, neden dağıtmış? Bilen yok. Peki “Gizli Nato”ya gereksinim kalmamış da neden açık Nato’ya gereksinim kalmış? Bunu da söyleyen yok. Dünyada biraz politikaya bulaşmış herkes bilir ki, ABD hiçbir kazanımını kovalanmadan terk etmez.
Herkes şunu iyi bilmelidir ki, sadece Nato üyesi ülkelerde değil, bakın bu çok önemli sadece Nato üyesi ülkelerde değil, tüm dünyada ABD’nin yanında, bağımlı, vb. tüm ülkelerde “Gizli Nato” faaliyettedir.
Korku devleti:
Kim ne derse desin Ergenekon Türkiye’nin üzerine bir kabus gibi çökmüştür. Herkes yazılarını, eylemlerini, görüşlerini bu davaya göre ayar yapmak zorunda kalmışlardır. Herkes ergenekon sanığı olmaktan korkmaktadır. Nasıl korkmasınlar ki, AKP medyası, medya çalışanlarını 11. dalgada baş hedef haline getirmişlerdir.
Birkaç soru ile Ergenekon;
1- Neden Ergenekon sanığı olarak göz altına alınanlar arasında AKP’yi destekleyen hiçbir kimse yok? Her tarafa sızan Ergenekon AKP’ye sızamamış mıdır? Ergenekon'da her görüşten insanlar oluyor da neden ılımlı islamı savunanlardan kimse olmuyor?
2- Neden Ergenekon sanıkları arasında hiç ABD destekleyicileri yok?
3- Derin devlet, başta CİA olmak üzere, asker, polis, Mit, Jitem, MHP(BBP) kadrolarından oluştuğu Susurluk olayında açığa çıktı. Şimdi neden gözaltına alınanlar arasında (asker hariç) bunlar yok.
Son olarak:
15.01.2009 tarihinde, fakir insanlara verilmek üzere toplanan paralarla kurulan bir televizyon kanalında, Aydın Engin konuşmacı idi. Diğer bir konuşmacı ise, derin devlet içinde yer almış faşist artığı biri ile 12 Eylül darbesi “nimetleri” ile bakanlık, yöneticilik yapmış başka birisi idi. (diğeri de vitrin olarak Ergenekon destekçisi ÖDP’li birisi)
Bu kişilerle Aydın Engin’in aynı düşünceleri paylaşıyor olması nedeniyle sayın Engin’i kutluyor yeni görevinde başarılar diliyorum.
Kapitalist bir ülkede solculuk yapmak demek her an göz altına alınmak demek. Ama şimdi bakıyoruz bazıları arkasına siyasi iktidarı almış solculuk yaptıklarını sanıyorlar. Ne diyelim hayırlı olsun!!!
Saygılarımla…
İsmet Baytak
11 Ocak 2009 Pazar
“Acil olarak darbe ortamı hazırlamak”
Tek katlı bir ev. Büyük bir kapıdan içeri giriliyor, içerisi yarı karanlık, yerler karo. Antreden sonra karşınıza bir salon ve salona açılan 32 adet kapı.
Misafirler belirli aralıklarla içeri giriyor ve salondan açılan kapılardan odalarına giriyorlar. Yaklaşık bir saat sonra 32 oda da dolmuş durumda ve toplantı başlıyor.
Tok bir ses;
- Arkadaşlar toplantı gündemimizin tek bir maddesi var. Acil olarak darbe ortamını oluşturmak.
Az duyulan bir ses itiraz eder;
- Değerli örgüt üyesi arkadaşlar benim bir önerim var, bizim arkadaşlarımız cezaevine girince ya ölüyor ya da hasta olup hastanelere düşüyor, herkes bizimle alay ediyor, bunun önüne geçmek için neler yapılamalı diye bir madde ilave edilmesini istiyorum.
Der. Öneri kabul edilir ve görüşmelere başlanır. İlk madde sağlık sorunu ile ilgili olanıdır.
İçlerinde tıp prof.’u olan bir öneri sunar;
- Arkadaşlar, şekeri 250’nin üzerinde olan, tansiyonu 21’in üzerinde olan ve nabzı 160’ın üzerinde olan arkadaşlarımız aktif konularda görev almasın.
Der. Öneri oy birliği ile kabul edilir.
Sıra acil darbe yapmak için ortam hazırlama maddesine gelir. İlk sözü ordudan sorumlu 1 numara alır;
- Arkadaşlar, benim zamanımda teğmen olanlar bile bana her gün fırça atıyor, “neden hala darbe ortamı yaratamadınız” diyor. Her gün fırça yemekten bıktım derhal darbe ortamı hazırlamamız lazım.
Der. Herkes “evet”, diyerek öneriyi desteler. Üyelerden biri söz alır.
- Arkadaşlar bunun en kısa yolu var; 1 numarayı öldürmek.
Hemen üç itiraz birden gelir;
- 1 numara mı?
“Evet ama siz korkmayın” der öneri sahibi “1 numara bizim değil onların 1 numarası” der.
Uzaklardan cılız bir sese;
- neeee Atatürk’ü mü öldüreceğiz?
Der. Bir başka üye;
- Atatürk ben ortaokula giderken öldü.
Der.
Diğeri,
-İnönü mü o zaman
diye sorar.
Başka biri;
- Ben albay iken İnönü öldü.
Der.
1 numara kimdir. Herkesin gözü içlerinde en genç olan Şahin’e döner. İbrahim Şahin;
- Valla, benim bildiğim bir numara Tansu Çiller’di. Ondan sonrası anımsamıyorum, isterseniz Cumhurbaşkanı Necdet Sezer onaylı deli raporum var göstereyim.
Der.
Herkes ikna olmuştur. Ama bir numara kimdir. Sonunda daha 70’ine bile gelmemiş genç bir üye;
- Galiba yanlış anımsamıyorsam en son seçimleri AKP kazanmıştı.
Der.
Ve artık 1 numara bulunmuştur. Şimdi sırada 1 numara nasıl öldürülecektir. Üyelerden birisi;
- Onu law silahı ile öldürelim.
Der,
Diğeri,
Hayır uzi lerle öldürelim.
Der.
Sonunda hem law silahı, hem uzi hem de el bombaları ile öldürmeye karar verirler.
Silahları kim getirecektir? Herkesin gözü İbrahim Şahin’in tarafına döner; İbrahim Şahin,
- Valla bana bakmayın silahları bir yere gömdüm ama nereye gömdüğümü hatırlamıyorum. Bir de kroki yapmıştım ama şimdi krokinin de nerede olduğunu unuttum.
Der. Her kafadan bir ses yükselir. Herkes Şahin’e ateş püskürmektedir. Sonunda Şahin dayanamaz,
- Susun, susun, isterseniz Cumhurbaşkanı Necdet Sezer onaylı deli raporum var göstereyim.
Der. Herkes susar. Susar da arkalardan bir ses;
- Ulan sen bana işkence yapan değil misin? sesinden tanıdım pezevenk seni!
Derken, başka bir ses,
- Ben de o sesi tanıyorum bana da işkence yapmıştı.
Der. Fakat ordudan sorumlu bir numara hemen müdahale eder,
- Arkadaşlar lütfen burada özel sorunlarınızı gündeme getirmeyin.
Der. Yine gündeme geçilir. Başka çare yoktur, yeni silahlar alınacaktır. Para lazımdır yani.
Herkesin gözü örgütün kasasına döner. Ama o yoktur. Cezaevinde, süt ve tost bile alacak parası olmadığı için bakımsızlıktan ölmüştür.
Medyadan sorumlu 1 numara söz alır;
- Arkadaşlar biliyorsunuz, bizim gazeteye bomba attırmak için mahalle kahvesinden iki çocuk tuttum. Benden 500 bin dolar istediler. Bütün birikimimi ortaya koydum yetmedi, sağdan soldan borç aldım hala onları ödüyorum.
Der. Haklıdır tabi. Gözler sivil 1 numaraya döner;
- Valla ben de para çoktu ama biliyorsunuz, 7 bin kişiye burs veriyorum. Para yetmiyor, yemiyorum yediriyorum.
Der. O da doğru söylemiştir. Gözler odalar sorumlusu Sinan Karagün’e döner, yüzü kızararak Karagün;
- Valla billa ben de bir kuruş para yok. Bildiğiniz gibi KOBİ’leri karşılıksız yardım yapıyorum, haftada bir araştırma yaptırıyor ve yayınlıyorum tüm param oraya gidiyor.
Der. Sıra, yargının bir numarası vardır.
- Bu yaşa geldim, beş kuruş biriktiremedim. Ben savcı iken kimler kimler neler teklif etmedi ki bir lira bile almadım. Şimdi Ayvalık’ta bir ev aldım, banka kredili, daha 15 yılı var kredinin bitmesine, galiba borcumu ödeyemeyeceğim.
Der. Toplantının üstünde kara bulutlar dolaşmaya başlar. Örgüt parasızlık yüzünden eylem yapamaz durumdadır. Hem orduya hem de AKP’ye karşı rezil olacaklardır.
Fakat arkadan kararlı bir ses haykırır.
- Durun!!!. Ben 1 numarayı öldürürüm. Üstelik silahta para da istemem. Yalnız bir isteğim var.
Der. “Nedir” diye sorarlar.
Çatlak porefosör açıklar;
- Beni bir numara ile karşı karşıya getirin.
Der. Bu nasıl gerçekleşecektir. Başka birisi atılır.
- Kolay,
Der.
- Ben bu buluşmaya sağlarım. Benim amca oğlumun torunu Çankaya Muhafız alayında onbaşı ona söylerim. Sana bir devlet madalyası verilmesini sağlar. Ne de olsa sen 1.-2. İnönü savaşları olmadığını söylemiştin. Bu yüzden sana tarihe yaptığın katkılardan dolayı tarih devlet hizmet ödülü verirler sen de törende bir numara ile karşılaşırsın.
Der. Tüm örgüt artık rahatlamıştır. Herkes ohhh. Çeker. Fakat çatlak prof. 1 numarayı nasıl öldürecektir. Bomba yok, uzi yok, law yok. Hiçbir bok yok. Çatlak prof bakar herkes kuşku içinde planını anlatma gereği duyar.
- Evet arkadaşlar merakınızı biliyorum. 1 numarayı nasıl öldüreceğimi size anlatacağım.
Der. Salonda büyük bir sessizlik olur. Çatlak prof.
- Ödül töreninde herkese madalyaya bakarken, yanı herkes dikkatine ödüle yoğunlaştırdığı zaman birden iki elimi vuracağım ve çıkan sesten 1 numara pat diye kalp krizinden ölecek.
Der. Salonda büyük bir alkış kopar. Çünkü herkes çatlak prof.un el çırpmasını bilmektedir. Bir televizyon kanalında gençecik bir kız bile ölümden zor dönmüştür.
Tam toplantı bitmek üzere iken, cılız bir ses;
- Peki, darbe olursa bizim kazancımız ne olacak?
Diye sorar.
Askerden sorumlu bir numara hemen atılır;
- Arkadaşlar size namus sözü veriyorum darbe yapıldıktan sonra tüm örgüt üyesi arkadaşlarımızın tüm cenaze giderleri devlet tarafından karşılanacaktır.
Der. Yine büyük bir alkış kopar. Herkes mutlu bir şekilde toplantıyı terk etmeye başlar. Fakat kimse birbirini tanımadığı! İçin, çıkma sırasını bekler. İlk gelen ilk çıkacaktır.
Fakat 1 numara uyanıktır. Savcı Öz’e talimat vermiş ve örgütü teknik takibe almışlardır. Sonuçta 1 numaraya suikast planı boşa çıkartılır ve bizim Çatlak Prof. Göz altına alınır.
Şu an bizim çatlak ne mi yapıyor? Büyük olasılıkla savcıların soy ağacında Yahudi filan var mı?, dönme mi? Diye araştırma yapıyordur.
Saygılarımla…
Misafirler belirli aralıklarla içeri giriyor ve salondan açılan kapılardan odalarına giriyorlar. Yaklaşık bir saat sonra 32 oda da dolmuş durumda ve toplantı başlıyor.
Tok bir ses;
- Arkadaşlar toplantı gündemimizin tek bir maddesi var. Acil olarak darbe ortamını oluşturmak.
Az duyulan bir ses itiraz eder;
- Değerli örgüt üyesi arkadaşlar benim bir önerim var, bizim arkadaşlarımız cezaevine girince ya ölüyor ya da hasta olup hastanelere düşüyor, herkes bizimle alay ediyor, bunun önüne geçmek için neler yapılamalı diye bir madde ilave edilmesini istiyorum.
Der. Öneri kabul edilir ve görüşmelere başlanır. İlk madde sağlık sorunu ile ilgili olanıdır.
İçlerinde tıp prof.’u olan bir öneri sunar;
- Arkadaşlar, şekeri 250’nin üzerinde olan, tansiyonu 21’in üzerinde olan ve nabzı 160’ın üzerinde olan arkadaşlarımız aktif konularda görev almasın.
Der. Öneri oy birliği ile kabul edilir.
Sıra acil darbe yapmak için ortam hazırlama maddesine gelir. İlk sözü ordudan sorumlu 1 numara alır;
- Arkadaşlar, benim zamanımda teğmen olanlar bile bana her gün fırça atıyor, “neden hala darbe ortamı yaratamadınız” diyor. Her gün fırça yemekten bıktım derhal darbe ortamı hazırlamamız lazım.
Der. Herkes “evet”, diyerek öneriyi desteler. Üyelerden biri söz alır.
- Arkadaşlar bunun en kısa yolu var; 1 numarayı öldürmek.
Hemen üç itiraz birden gelir;
- 1 numara mı?
“Evet ama siz korkmayın” der öneri sahibi “1 numara bizim değil onların 1 numarası” der.
Uzaklardan cılız bir sese;
- neeee Atatürk’ü mü öldüreceğiz?
Der. Bir başka üye;
- Atatürk ben ortaokula giderken öldü.
Der.
Diğeri,
-İnönü mü o zaman
diye sorar.
Başka biri;
- Ben albay iken İnönü öldü.
Der.
1 numara kimdir. Herkesin gözü içlerinde en genç olan Şahin’e döner. İbrahim Şahin;
- Valla, benim bildiğim bir numara Tansu Çiller’di. Ondan sonrası anımsamıyorum, isterseniz Cumhurbaşkanı Necdet Sezer onaylı deli raporum var göstereyim.
Der.
Herkes ikna olmuştur. Ama bir numara kimdir. Sonunda daha 70’ine bile gelmemiş genç bir üye;
- Galiba yanlış anımsamıyorsam en son seçimleri AKP kazanmıştı.
Der.
Ve artık 1 numara bulunmuştur. Şimdi sırada 1 numara nasıl öldürülecektir. Üyelerden birisi;
- Onu law silahı ile öldürelim.
Der,
Diğeri,
Hayır uzi lerle öldürelim.
Der.
Sonunda hem law silahı, hem uzi hem de el bombaları ile öldürmeye karar verirler.
Silahları kim getirecektir? Herkesin gözü İbrahim Şahin’in tarafına döner; İbrahim Şahin,
- Valla bana bakmayın silahları bir yere gömdüm ama nereye gömdüğümü hatırlamıyorum. Bir de kroki yapmıştım ama şimdi krokinin de nerede olduğunu unuttum.
Der. Her kafadan bir ses yükselir. Herkes Şahin’e ateş püskürmektedir. Sonunda Şahin dayanamaz,
- Susun, susun, isterseniz Cumhurbaşkanı Necdet Sezer onaylı deli raporum var göstereyim.
Der. Herkes susar. Susar da arkalardan bir ses;
- Ulan sen bana işkence yapan değil misin? sesinden tanıdım pezevenk seni!
Derken, başka bir ses,
- Ben de o sesi tanıyorum bana da işkence yapmıştı.
Der. Fakat ordudan sorumlu bir numara hemen müdahale eder,
- Arkadaşlar lütfen burada özel sorunlarınızı gündeme getirmeyin.
Der. Yine gündeme geçilir. Başka çare yoktur, yeni silahlar alınacaktır. Para lazımdır yani.
Herkesin gözü örgütün kasasına döner. Ama o yoktur. Cezaevinde, süt ve tost bile alacak parası olmadığı için bakımsızlıktan ölmüştür.
Medyadan sorumlu 1 numara söz alır;
- Arkadaşlar biliyorsunuz, bizim gazeteye bomba attırmak için mahalle kahvesinden iki çocuk tuttum. Benden 500 bin dolar istediler. Bütün birikimimi ortaya koydum yetmedi, sağdan soldan borç aldım hala onları ödüyorum.
Der. Haklıdır tabi. Gözler sivil 1 numaraya döner;
- Valla ben de para çoktu ama biliyorsunuz, 7 bin kişiye burs veriyorum. Para yetmiyor, yemiyorum yediriyorum.
Der. O da doğru söylemiştir. Gözler odalar sorumlusu Sinan Karagün’e döner, yüzü kızararak Karagün;
- Valla billa ben de bir kuruş para yok. Bildiğiniz gibi KOBİ’leri karşılıksız yardım yapıyorum, haftada bir araştırma yaptırıyor ve yayınlıyorum tüm param oraya gidiyor.
Der. Sıra, yargının bir numarası vardır.
- Bu yaşa geldim, beş kuruş biriktiremedim. Ben savcı iken kimler kimler neler teklif etmedi ki bir lira bile almadım. Şimdi Ayvalık’ta bir ev aldım, banka kredili, daha 15 yılı var kredinin bitmesine, galiba borcumu ödeyemeyeceğim.
Der. Toplantının üstünde kara bulutlar dolaşmaya başlar. Örgüt parasızlık yüzünden eylem yapamaz durumdadır. Hem orduya hem de AKP’ye karşı rezil olacaklardır.
Fakat arkadan kararlı bir ses haykırır.
- Durun!!!. Ben 1 numarayı öldürürüm. Üstelik silahta para da istemem. Yalnız bir isteğim var.
Der. “Nedir” diye sorarlar.
Çatlak porefosör açıklar;
- Beni bir numara ile karşı karşıya getirin.
Der. Bu nasıl gerçekleşecektir. Başka birisi atılır.
- Kolay,
Der.
- Ben bu buluşmaya sağlarım. Benim amca oğlumun torunu Çankaya Muhafız alayında onbaşı ona söylerim. Sana bir devlet madalyası verilmesini sağlar. Ne de olsa sen 1.-2. İnönü savaşları olmadığını söylemiştin. Bu yüzden sana tarihe yaptığın katkılardan dolayı tarih devlet hizmet ödülü verirler sen de törende bir numara ile karşılaşırsın.
Der. Tüm örgüt artık rahatlamıştır. Herkes ohhh. Çeker. Fakat çatlak prof. 1 numarayı nasıl öldürecektir. Bomba yok, uzi yok, law yok. Hiçbir bok yok. Çatlak prof bakar herkes kuşku içinde planını anlatma gereği duyar.
- Evet arkadaşlar merakınızı biliyorum. 1 numarayı nasıl öldüreceğimi size anlatacağım.
Der. Salonda büyük bir sessizlik olur. Çatlak prof.
- Ödül töreninde herkese madalyaya bakarken, yanı herkes dikkatine ödüle yoğunlaştırdığı zaman birden iki elimi vuracağım ve çıkan sesten 1 numara pat diye kalp krizinden ölecek.
Der. Salonda büyük bir alkış kopar. Çünkü herkes çatlak prof.un el çırpmasını bilmektedir. Bir televizyon kanalında gençecik bir kız bile ölümden zor dönmüştür.
Tam toplantı bitmek üzere iken, cılız bir ses;
- Peki, darbe olursa bizim kazancımız ne olacak?
Diye sorar.
Askerden sorumlu bir numara hemen atılır;
- Arkadaşlar size namus sözü veriyorum darbe yapıldıktan sonra tüm örgüt üyesi arkadaşlarımızın tüm cenaze giderleri devlet tarafından karşılanacaktır.
Der. Yine büyük bir alkış kopar. Herkes mutlu bir şekilde toplantıyı terk etmeye başlar. Fakat kimse birbirini tanımadığı! İçin, çıkma sırasını bekler. İlk gelen ilk çıkacaktır.
Fakat 1 numara uyanıktır. Savcı Öz’e talimat vermiş ve örgütü teknik takibe almışlardır. Sonuçta 1 numaraya suikast planı boşa çıkartılır ve bizim Çatlak Prof. Göz altına alınır.
Şu an bizim çatlak ne mi yapıyor? Büyük olasılıkla savcıların soy ağacında Yahudi filan var mı?, dönme mi? Diye araştırma yapıyordur.
Saygılarımla…
9 Ocak 2009 Cuma
“10. dalga!”
Kurgu olur da bu kadar da olur mu? Birileri ya çok saf ya da başkalarını saf sanıyor.
Nasıl mı?
Adam ne yapmış, “hazineyi” gömmüş ve krokisini çizmiş. Sonra da göz altına alınırken evinde yapılan aramada kroki bulunmuş. Sonra o krokiden silahlar vs. çıkmış. Ayrıca başka krokiler de varmış! Onlarda da işlenen cinayetlerin cesetlerinin olması bekleniyormuş.
Çocukluğumuzda korsan filmleri izlerdik. Korsanlar ellerine geçirdikleri altınları, değerli eşyaları adanın birine gömerler ve yerlerinin haritalarını çizerlerdi. Ama yüzyıllar öncesi bile onlar en azından haritayı birkaç parçaya filan ayırır, başkalarının eline geçerse yerinin bulamaması için bir çok önlem alırlardı.
Ama bizim emniyet şefleri bu korsanlar kadar akıllı değiller ki, çizdikleri krokiyi herkesin anlayacağı bir şekilde çizmişler. (saf canım bizim emniyetçiler saf, hem de çok saf!) Örneğin şu büyük kayanın 42 derece 50 metre ileride filan dememiş böyle dese, savcı Öz, hangi büyük kayayı nasıl bulacak ki? O yüzden bölgenin adını da yazmış, her şeyi de bir güzel belirtmiş krokisinde bizim emniyetçi.
(Elbette emniyet müdürlerinin bu kadar saf olmasını kimse düşünemez.)
Peki bu silahlar bulunmadı mı? Bulundu. Neden? Çünkü bulunması isteniyordu ondan!
Ya peki bizim polis ne yapmış, gömülü cephaneliği bulmuş. Sonra da silahların sarılı olduğu gazete parçalarını (2004 tarihli imiş) orada bırakmış. (saf canım bizim emniyetçiler saf, hem de çok saf!)
Neden bazı kanıtların basının eline geçmesini engellememiş veya geçmesi istenmiş?
Geçmesini istediği için!
Yani kamuoyunun yanlış bilgilere yönlendirilmesi istenmiş.
E peki bu İbrahim Şahin susurlukçu değil mi? Elbette öyle, bu konuda zaten sabıkası var. Silahları o gömmüş olamaz mı? Olabilir, ama bulunmasını istemiyorsa o silahlar böylesi krokilerle bulunamaz. Adamın en azından korsanlar kadar kafası çalışır.
Ya peki bu adamın evinde böyle kroki vardı da, susurluk sabıkalı bu adamın evi neden çok önceleri aranmadı da şimdi arandı? Ya peki susurlukçu polis şefinin evinde bulunan bir kroki sonucu silahlar bulunuyorsa neden bu kroki daha önce bulunmadı da şimdi bulundu?
Ya peki bu silahların bulunması, Y. Küçük’ü, S. Kanadoğlu’nu, K. Gürüz vb. nasıl bağlıyor? İ. Şahin silahları gömerken bu kişiler kazma mı sallamış?
Birileri de diyor ki; bu Ergenekon öyle bir örgütmüş ki, içinde çok sayıda başka örgütten, birbirlerinden çok farklı düşünceler içinde olan insanları kapsıyormuş!
Şimdi neymiş, İlhan Selcuk, Yalçın Küçük, Sabih Kanadoğlu, Kemal Gürüz vb. bilmeden İbrahim Şahinlerle, Çatlılarla, Kırcılarla aynı örgüt üyesiymişler. Kendileri saf ya herkesi da saf sanıyorlar.
Bu mantığa göre Stalin ile Hitler aynı örgüt üyesi olabilirmiş!
Şunu iyi görmemiz lazım, yahu adamlar kafa tokuşturuyorlar, kafa! İnanmıyorsanız, özel harekatçıların tv’lerdeki eski görüntülerini iyi izleyin. Bunlarla bu profesörleri filan nasıl bir araya getirebiliyorsunuz anlamak mümkün değil. Ama biz safız ya, kendileri gibi yani…
Ülke demokratikleşiyor diyor bazıları da. Öyle mi acaba? Size bir önerim var; herhangi bir köşe yazarına şöyle bir mail atın, “sayın … ne oldu? siz de Ergenekon davasından göz altına alınacağınızdan korktuğunuz için mi böyle suya sabuna dokunmayan yazılar yazıyorsunuz” filan diye sorun. Yanıt verirlerse bakın bakalım ülke demokratikleşiyor mu, faşistleşiyor mu?
Tüm Türkiye bir korku devletine doğru hızla bir şekilde gidiyor. Siz hala İbrahim Şahin, Veli Küçük lokması yutun.
Bir de ne yapacaklarmış bu adamlar darbe? Kaç adet bomba ile 30-40. Bu kadar bomba ile darbe olur mu? Olmazmış da bunlar bu bombaları sağda/solda patlatacak, bazı kişileri öldürecek sonuçta ülkeyi bir kaosa sokarak ordunun darbe yapmasını sağlayacaklarmış.
Yahuuu bu adamlar bu durumda darbeci değil, olsa olsa aracı. Esas darbe yapacak TSK. O zaman ne yapmak lazım? Darbecileri yargılayıp içeri atmak, tüm payelerini iptal etmek. kimi? Başta Evren olmak üzere yaşayan tüm 12 Eylül darbecilerini.
O zaman ne olur? Ülkede kaç tane bomba patlarsa patlasın, kaç suikast yapılırsa yapılsın. Ordu darbe yapmayı aklından bile geçiremez. O durumda siyasi iktidar katilleri, suikastçıları filan bulur cezalarını verir.
Gerisi, Yalçın Küçük’ün söylediği gibi, ABD/ AKP Diktotaryasıdır.
Saygılarımla…
Nasıl mı?
Adam ne yapmış, “hazineyi” gömmüş ve krokisini çizmiş. Sonra da göz altına alınırken evinde yapılan aramada kroki bulunmuş. Sonra o krokiden silahlar vs. çıkmış. Ayrıca başka krokiler de varmış! Onlarda da işlenen cinayetlerin cesetlerinin olması bekleniyormuş.
Çocukluğumuzda korsan filmleri izlerdik. Korsanlar ellerine geçirdikleri altınları, değerli eşyaları adanın birine gömerler ve yerlerinin haritalarını çizerlerdi. Ama yüzyıllar öncesi bile onlar en azından haritayı birkaç parçaya filan ayırır, başkalarının eline geçerse yerinin bulamaması için bir çok önlem alırlardı.
Ama bizim emniyet şefleri bu korsanlar kadar akıllı değiller ki, çizdikleri krokiyi herkesin anlayacağı bir şekilde çizmişler. (saf canım bizim emniyetçiler saf, hem de çok saf!) Örneğin şu büyük kayanın 42 derece 50 metre ileride filan dememiş böyle dese, savcı Öz, hangi büyük kayayı nasıl bulacak ki? O yüzden bölgenin adını da yazmış, her şeyi de bir güzel belirtmiş krokisinde bizim emniyetçi.
(Elbette emniyet müdürlerinin bu kadar saf olmasını kimse düşünemez.)
Peki bu silahlar bulunmadı mı? Bulundu. Neden? Çünkü bulunması isteniyordu ondan!
Ya peki bizim polis ne yapmış, gömülü cephaneliği bulmuş. Sonra da silahların sarılı olduğu gazete parçalarını (2004 tarihli imiş) orada bırakmış. (saf canım bizim emniyetçiler saf, hem de çok saf!)
Neden bazı kanıtların basının eline geçmesini engellememiş veya geçmesi istenmiş?
Geçmesini istediği için!
Yani kamuoyunun yanlış bilgilere yönlendirilmesi istenmiş.
E peki bu İbrahim Şahin susurlukçu değil mi? Elbette öyle, bu konuda zaten sabıkası var. Silahları o gömmüş olamaz mı? Olabilir, ama bulunmasını istemiyorsa o silahlar böylesi krokilerle bulunamaz. Adamın en azından korsanlar kadar kafası çalışır.
Ya peki bu adamın evinde böyle kroki vardı da, susurluk sabıkalı bu adamın evi neden çok önceleri aranmadı da şimdi arandı? Ya peki susurlukçu polis şefinin evinde bulunan bir kroki sonucu silahlar bulunuyorsa neden bu kroki daha önce bulunmadı da şimdi bulundu?
Ya peki bu silahların bulunması, Y. Küçük’ü, S. Kanadoğlu’nu, K. Gürüz vb. nasıl bağlıyor? İ. Şahin silahları gömerken bu kişiler kazma mı sallamış?
Birileri de diyor ki; bu Ergenekon öyle bir örgütmüş ki, içinde çok sayıda başka örgütten, birbirlerinden çok farklı düşünceler içinde olan insanları kapsıyormuş!
Şimdi neymiş, İlhan Selcuk, Yalçın Küçük, Sabih Kanadoğlu, Kemal Gürüz vb. bilmeden İbrahim Şahinlerle, Çatlılarla, Kırcılarla aynı örgüt üyesiymişler. Kendileri saf ya herkesi da saf sanıyorlar.
Bu mantığa göre Stalin ile Hitler aynı örgüt üyesi olabilirmiş!
Şunu iyi görmemiz lazım, yahu adamlar kafa tokuşturuyorlar, kafa! İnanmıyorsanız, özel harekatçıların tv’lerdeki eski görüntülerini iyi izleyin. Bunlarla bu profesörleri filan nasıl bir araya getirebiliyorsunuz anlamak mümkün değil. Ama biz safız ya, kendileri gibi yani…
Ülke demokratikleşiyor diyor bazıları da. Öyle mi acaba? Size bir önerim var; herhangi bir köşe yazarına şöyle bir mail atın, “sayın … ne oldu? siz de Ergenekon davasından göz altına alınacağınızdan korktuğunuz için mi böyle suya sabuna dokunmayan yazılar yazıyorsunuz” filan diye sorun. Yanıt verirlerse bakın bakalım ülke demokratikleşiyor mu, faşistleşiyor mu?
Tüm Türkiye bir korku devletine doğru hızla bir şekilde gidiyor. Siz hala İbrahim Şahin, Veli Küçük lokması yutun.
Bir de ne yapacaklarmış bu adamlar darbe? Kaç adet bomba ile 30-40. Bu kadar bomba ile darbe olur mu? Olmazmış da bunlar bu bombaları sağda/solda patlatacak, bazı kişileri öldürecek sonuçta ülkeyi bir kaosa sokarak ordunun darbe yapmasını sağlayacaklarmış.
Yahuuu bu adamlar bu durumda darbeci değil, olsa olsa aracı. Esas darbe yapacak TSK. O zaman ne yapmak lazım? Darbecileri yargılayıp içeri atmak, tüm payelerini iptal etmek. kimi? Başta Evren olmak üzere yaşayan tüm 12 Eylül darbecilerini.
O zaman ne olur? Ülkede kaç tane bomba patlarsa patlasın, kaç suikast yapılırsa yapılsın. Ordu darbe yapmayı aklından bile geçiremez. O durumda siyasi iktidar katilleri, suikastçıları filan bulur cezalarını verir.
Gerisi, Yalçın Küçük’ün söylediği gibi, ABD/ AKP Diktotaryasıdır.
Saygılarımla…
21 Aralık 2008 Pazar
“ÖZÜR DİLİYORUM” üzerine
1- Türkler, Ermeniler, Kürtler, Rumlar, Yahudiler ve diğer azınlıklar kardeş kardeş yaşarken “ilk kan”ı kim döktü?
2- Osmanlı Devlet 1. dünya savaşına katılınca, Ermenisi, Rumu hep beraber savaşa mı katıldılar, yoksa emperyalistlerden aldığı destekle bağımsızlık rüyası görmeye başlayarak Osmanlıya arkadan mı saldırdılar?
3- Osmanlı -Rus savaşında Ermeniler Rus ordusuna katılarak Osmanlıya karşı savaştılar mı? Ermenileri bağımsız devlet kurmaları için, Ruslar, İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar silahlandırıp Osmanlı ordusuna karşı sürmediler mi?
4- İttihak ve Terakki, sağına baktı, soluna baktı Anadolu’da Türkler neredeyse azınlıktaydı. Bunun için bir Türk devleti kurmaya karar verip Ermenileri zorunlu göçe tabi tuttular. Ne yapsaydılar? Kendilerine karşı önce Rus ordusunda sonra Fransız ordusunda görev alan Ermenilere madalya mı taksaydılar?
5- 2. dünya savaşında, ülkesini işgal eden Almanlarla işbirliği yapan Bulgar Türklerine veya yine Almanlarla işbirliği yapan Kırımlı Türklere Stalin madalya mı taktı?
6- Devamlı suçlanan İttihak ve Terakki ne yapsaydı? Bir Türk devleti kurmak yerine Ankara’da sıkışmış küçük bir azınlık toplumu olmasını kabul mu etseydi?
7- Yunanlılar İzmir’e çıktıkları zaman İzmir’de yaşayan Rumlar, Yunan ordusuna karşı insan kalkanı oluşturarak, “burası bizim ülkemiz, buraya giremezsiniz, defolup gidin” mi dediler, yoksa evlerinin balkonlarına Yunan bayrakları asarak, yollarda işgal ordularını alkışlarla mı karşıladılar? Savaşın ilerleyen günlerinde Yunan ordusuna arkadan saldırarak Anadolu’nun kurtuluşuna katkı mı sağladılar yoksa Yunan ordusuna asker mi verdiler?
8- “Hiç Rumlar Yunan ordusuna karşı savaşırlar mı?” sorusu sorarsak kardeş kardeş yaşamanın ne olduğu sorusuna açıklık getirmiş oluruz. Örneğin Amerikan Kurtuluş Savaşında İngiliz ve İrlandalıların çoğunlukta olduğu çok uluslu amerikan halkı İngilizlere karşı ulusal kurtuluş savaşı vererek bağımsızlığını kazanmadı mı?
Bunlar azınlıklara yönelik sorular. Ya peki Osmanlı Devlet ne yaptı?
Ulusal bir Türk devleti kurmak adına
1- Ermeniler zorunlu göçe tabi tutulurken daha insani koşullar sağlanamaz mıydı? Göçten önce onların evlerini, tarlalarını, dükkanlarını vb. satmalarına izin verilemez miydi? Bu sayede onların malına mülküne konmak isteyen Kürt ve Türklerin saldırılarının önüne geçilemez miydi? Tüm birikimlerini altın vs. yanına alarak göçe zorlanan Ermenilerin uzun yollarda soyulabilmesinin önüne geçilemez miydi? Bu sayede kayıplar minimuma indirilemez miydi?
2- İzmir kurtuluşundan sonra İzmir’i terk ederek Yunan ordusu ile kaçan Rumların evlerini yakarak onların evlerinin parasını istemek, evlerine geri dönmek vs. tüm emellerini yok etmek için onların evleri yakılmasa idi daha iyi olmaz mıydı?
3- Kurtuluş savaşında tamamen Türklerin yanında yer alan Kürtlere otonom vb. yönetim biçimi ile onların kendi kültür, dil, gelenek, göreneklerine saygı gösterilemez miydi? Eğer bu yapılmış olsaydı, onlar şimdi bizim en yakın dostlarımız olmaya devam etmezler miydi?
4- Osmanlı’dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde, “Yol Vergisi”, 6-7 Eylül olayları vb. olaylar tamamen kabul edilemez olaylardır. Eğer, Türk devleti güç durumda kaldığı için zenginlerden vergi almak istiyorsa, Türk, Ermeni, Rum, Yahudi vb.den yani kökenine bakmadan ekonomik durumu iyi olan herkesten vergi alamaz mıydı? Bu olayların savunulacak herhangi bir yönü var mı? En haksız olduğumuz bu konuda neden özür dilemiyoruz?
OSMANLININ GEÇMİŞİNE KISA BİR GÖZ ATARSAK:
Osmanlı devletinin tüm gelirleri, fetihten elde edilen ganimetler, vergiler vb.den oluşuyordu. Fakat ne zaman ki batıda, Avusturya-Macaristan, doğuda Rusya devletinin sınırlarına ulaştık o zaman fetihler sona erdi. Artık devletin tek geliri fetih edilen topraklardan alınan vergilerdi.
Fetihlerin sona ermesi Osmanlı Devletinin gelişmesinin de sonu demekti. Tüm teknolojik gelişmelere kapalı olan Osmanlı Devlet 300 yıldan fazla süre 1 milyon metrekareden fazla istila topraklarını elinde tuttu, vergi almaya devam etti. Aslında Osmanlı devleti tamamen sona ermişti fakat emperyalist ülkeler kendi aralarında anlaşamadıkları için Osmanlı o toprakları elinde tutmaya devam etti. Bunda her ne kadar onların kendi aralarında anlaşamamak olsa da Osmanlının da diplomasisini de göz ardı etmemek gerekir.
Osmanlı son dönemlerinde tamamen bir çöküş süreci içinde, Avrupanın “hasta adamı” idi. Tahta bulunan padişah, “beni bugün tahtan indirecekler, kafamı kesecekler” vb. düşünceler içindeydi. Herhangi bir cephede bir başarı söz konusu olsa o paşanın “gelip padişahı düşürecek” dedikodusu ile savaş kazanan paşalar görevlerinden alınıyordu. Dünyanın sayılı donanması yapılmış, İstanbul’a gelerek padişahı görevden düşürecek korkusu ile donanma Çanakkale boğazında çürümüştü.
Devlet kişilerden bile faizle para almak durumuna gelmiş, Avrupa ülkelerine sayısız kapitülasyon ve imtiyazlar verilmişti. (Reji, Demiryolları vb.)
Ülkede tüm azınlıklar kendi vergilerini verdiği, savaşta orduya asker sağladığı sürece iç işlerinde tamamen bağımsızdılar. Osmanlı devleti güçlü olduğu sürece bu sistem iyi çalıştı. Fakat Osmanlı batılı emperyalist ülkeler tarafından paylaşılacak bir pasta konumuna düşünce, tüm azınlıklar kışkırtıldı. Sayısız ülke Osmanlı bağımlılığından kurtularak diğer emperyal devletlerin etkisi altına girdi.
Bu koşullarda İttihak ve Terakki yöneticileri güçlü bir şekilde iktidara geldiler. Bundan sonra ilk kez Osmanlı devleti bağımsız bir devlet konumuna geldi. Yabancı ülkelerin tüm ayrıcalıkları iptal edildi. Anadolu da bir Türk devletinin kurulmasının temelleri atıldı. Ulusal bir Türk devletinin temellerini atan ittihak ve Terakki Cemiyeti yöneticileri bu yüzden emperyalist odakların hedefi olmaya devam ediyor.
Osmanlıyı paylaşacak, İngiliz, Fransız, Rus anlaşmasına karşı İttihak ve Terakki zorunlu olarak Almanya yanında savaşa girdi. 1917 devriminden sonra Lenin bu emperyalist anlaşmayı açıkladı. Bu ayrı bir yazı konusu.
SONUÇ OLARAK:
Kardeş kardeş yaşayan uluslar ayrılma hakkını savunamazlar mı? Elbette her ulus ayrılma hakkına sahiptir. Yalnız bu hakkı sadece sosyalistler savunur. Ayrıca ayrılmak için ülkeye saldıran işgalcilerle işbirliği yaparak ayrı devlet kurmak isteyenlerin sonu hep hüsranla sonuçlanmıştır. Örneğin Irak Kürtleri gibi.
Hiçbir emperyalist saldırı söz konusu olmadan herhangi bir ulus ayrılmak isterse ne olur? Savaş. Örneğin Çerkesler Çar’a karşı sayısız kez ayaklanmışlar ve sonuçta büyük çoğunluğu sürülmüştür. Çerkesler de 1-1.5 milyon zorunlu göçe maruz kalmış istedikleri yerlere ancak 400-500 bini ulaşabilmiştir.
Bütün bağımsızlık savaşları hep kanlı olmuştur ve olmaya da devam ediyor. Sadece 1917 yılında iktidara gelen sosyalizm bir çok ulusun devlet kurmaları barışçı olmuş ve yine yüze yakın küçük ulusal azınlıkların, dili, gelenek, görenek ve yaşam biçimlerinin korunması ve gelişmesinin önü açılmıştır.
SON SÖZ:
Türkiye’de yaşayan herkes, dili, dini, gelenek ve görenekleri ne olursa olsun istediğini söylemekte, düşünceleri doğrultusunda, yayın yapmakta, toplantılar düzenlemekte, dernek/parti kurmakta özgür olmalıdır. Bu özgürlüğün içinde faşizmi savunmakta, Türkiye devletinin aleyhine faaliyette bulunmak ta, “demokratik rejimi” yıkmayı vb. savunmakta serbest olmalı. Tabi ki teröre başvurmadan.
Ama en önemlisi yabancı ülkelerden, para, itibar, parasız ülke gezileri, cep harçlıkları, ülke içinde ve dışında öğretim üyelikleri adı altında prestij ve maddi çıkar vb. olmasın. Eğer bir kimse ister aydın isterse başka birisi olsun düşünce özgürlüğü dışında yabancı ülkelerden, yabancı vakıflardan para alarak sipariş düşünceler ileri sürüyorsa, bunları 301’den filan değil doğrudan vatana ihanetten soruşturma geçirmesi gerekir.
ABDULLAH GÜL:
CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül’ün imzacılara kapalı da olsa destek vermesi konusunda, “onun anne tarafına bakmak lazım” dedi. Kısacası A. Gül’ün anne tarafının Ermeni olduğunu ileri sürdü.
Gerçi A. Gül anne tarafının Ermeni değil, Türk ve Müslüman olduğunu açıkladı. Ama diyelim ki Ermeni olsun bu durumda Ermeni kökenli bir Cumhurbaşkanı, aile kökeni olan Ermeni kimliğini ret mi etmeli? Kesinlikle katılmıyorum. Türkiye’de hiç kimse kendisine, milletvekili, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı, müdür, şef, memur vs. seçildi veya verildi diye ulusal kökenini ret etmemeli.
Örneğin, eğer anayasada yazıldığı gibi 11. cumhurbaşkanını halk seçseydi benim oyum Kamer Genç’e olacaktı, bir çok arkadaşım gibi. Eğer 11. cumhurbaşkanı halk oylaması ile belirlense idi bugün cumhurbaşkanlığı koltuğunda Kamer Genç oturuyor olacaktı. Hem de Kürt kimliğini ret etmeden.
Bir de unutmayalım: hemen hemen hiçbir toplum kendi öz topraklarında yaşamıyor. Buna Türkler de, Yunanlılar da , Amerikalılar da, Avurupalılar da dahil.
Saygılarımla…
2- Osmanlı Devlet 1. dünya savaşına katılınca, Ermenisi, Rumu hep beraber savaşa mı katıldılar, yoksa emperyalistlerden aldığı destekle bağımsızlık rüyası görmeye başlayarak Osmanlıya arkadan mı saldırdılar?
3- Osmanlı -Rus savaşında Ermeniler Rus ordusuna katılarak Osmanlıya karşı savaştılar mı? Ermenileri bağımsız devlet kurmaları için, Ruslar, İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar silahlandırıp Osmanlı ordusuna karşı sürmediler mi?
4- İttihak ve Terakki, sağına baktı, soluna baktı Anadolu’da Türkler neredeyse azınlıktaydı. Bunun için bir Türk devleti kurmaya karar verip Ermenileri zorunlu göçe tabi tuttular. Ne yapsaydılar? Kendilerine karşı önce Rus ordusunda sonra Fransız ordusunda görev alan Ermenilere madalya mı taksaydılar?
5- 2. dünya savaşında, ülkesini işgal eden Almanlarla işbirliği yapan Bulgar Türklerine veya yine Almanlarla işbirliği yapan Kırımlı Türklere Stalin madalya mı taktı?
6- Devamlı suçlanan İttihak ve Terakki ne yapsaydı? Bir Türk devleti kurmak yerine Ankara’da sıkışmış küçük bir azınlık toplumu olmasını kabul mu etseydi?
7- Yunanlılar İzmir’e çıktıkları zaman İzmir’de yaşayan Rumlar, Yunan ordusuna karşı insan kalkanı oluşturarak, “burası bizim ülkemiz, buraya giremezsiniz, defolup gidin” mi dediler, yoksa evlerinin balkonlarına Yunan bayrakları asarak, yollarda işgal ordularını alkışlarla mı karşıladılar? Savaşın ilerleyen günlerinde Yunan ordusuna arkadan saldırarak Anadolu’nun kurtuluşuna katkı mı sağladılar yoksa Yunan ordusuna asker mi verdiler?
8- “Hiç Rumlar Yunan ordusuna karşı savaşırlar mı?” sorusu sorarsak kardeş kardeş yaşamanın ne olduğu sorusuna açıklık getirmiş oluruz. Örneğin Amerikan Kurtuluş Savaşında İngiliz ve İrlandalıların çoğunlukta olduğu çok uluslu amerikan halkı İngilizlere karşı ulusal kurtuluş savaşı vererek bağımsızlığını kazanmadı mı?
Bunlar azınlıklara yönelik sorular. Ya peki Osmanlı Devlet ne yaptı?
Ulusal bir Türk devleti kurmak adına
1- Ermeniler zorunlu göçe tabi tutulurken daha insani koşullar sağlanamaz mıydı? Göçten önce onların evlerini, tarlalarını, dükkanlarını vb. satmalarına izin verilemez miydi? Bu sayede onların malına mülküne konmak isteyen Kürt ve Türklerin saldırılarının önüne geçilemez miydi? Tüm birikimlerini altın vs. yanına alarak göçe zorlanan Ermenilerin uzun yollarda soyulabilmesinin önüne geçilemez miydi? Bu sayede kayıplar minimuma indirilemez miydi?
2- İzmir kurtuluşundan sonra İzmir’i terk ederek Yunan ordusu ile kaçan Rumların evlerini yakarak onların evlerinin parasını istemek, evlerine geri dönmek vs. tüm emellerini yok etmek için onların evleri yakılmasa idi daha iyi olmaz mıydı?
3- Kurtuluş savaşında tamamen Türklerin yanında yer alan Kürtlere otonom vb. yönetim biçimi ile onların kendi kültür, dil, gelenek, göreneklerine saygı gösterilemez miydi? Eğer bu yapılmış olsaydı, onlar şimdi bizim en yakın dostlarımız olmaya devam etmezler miydi?
4- Osmanlı’dan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde, “Yol Vergisi”, 6-7 Eylül olayları vb. olaylar tamamen kabul edilemez olaylardır. Eğer, Türk devleti güç durumda kaldığı için zenginlerden vergi almak istiyorsa, Türk, Ermeni, Rum, Yahudi vb.den yani kökenine bakmadan ekonomik durumu iyi olan herkesten vergi alamaz mıydı? Bu olayların savunulacak herhangi bir yönü var mı? En haksız olduğumuz bu konuda neden özür dilemiyoruz?
OSMANLININ GEÇMİŞİNE KISA BİR GÖZ ATARSAK:
Osmanlı devletinin tüm gelirleri, fetihten elde edilen ganimetler, vergiler vb.den oluşuyordu. Fakat ne zaman ki batıda, Avusturya-Macaristan, doğuda Rusya devletinin sınırlarına ulaştık o zaman fetihler sona erdi. Artık devletin tek geliri fetih edilen topraklardan alınan vergilerdi.
Fetihlerin sona ermesi Osmanlı Devletinin gelişmesinin de sonu demekti. Tüm teknolojik gelişmelere kapalı olan Osmanlı Devlet 300 yıldan fazla süre 1 milyon metrekareden fazla istila topraklarını elinde tuttu, vergi almaya devam etti. Aslında Osmanlı devleti tamamen sona ermişti fakat emperyalist ülkeler kendi aralarında anlaşamadıkları için Osmanlı o toprakları elinde tutmaya devam etti. Bunda her ne kadar onların kendi aralarında anlaşamamak olsa da Osmanlının da diplomasisini de göz ardı etmemek gerekir.
Osmanlı son dönemlerinde tamamen bir çöküş süreci içinde, Avrupanın “hasta adamı” idi. Tahta bulunan padişah, “beni bugün tahtan indirecekler, kafamı kesecekler” vb. düşünceler içindeydi. Herhangi bir cephede bir başarı söz konusu olsa o paşanın “gelip padişahı düşürecek” dedikodusu ile savaş kazanan paşalar görevlerinden alınıyordu. Dünyanın sayılı donanması yapılmış, İstanbul’a gelerek padişahı görevden düşürecek korkusu ile donanma Çanakkale boğazında çürümüştü.
Devlet kişilerden bile faizle para almak durumuna gelmiş, Avrupa ülkelerine sayısız kapitülasyon ve imtiyazlar verilmişti. (Reji, Demiryolları vb.)
Ülkede tüm azınlıklar kendi vergilerini verdiği, savaşta orduya asker sağladığı sürece iç işlerinde tamamen bağımsızdılar. Osmanlı devleti güçlü olduğu sürece bu sistem iyi çalıştı. Fakat Osmanlı batılı emperyalist ülkeler tarafından paylaşılacak bir pasta konumuna düşünce, tüm azınlıklar kışkırtıldı. Sayısız ülke Osmanlı bağımlılığından kurtularak diğer emperyal devletlerin etkisi altına girdi.
Bu koşullarda İttihak ve Terakki yöneticileri güçlü bir şekilde iktidara geldiler. Bundan sonra ilk kez Osmanlı devleti bağımsız bir devlet konumuna geldi. Yabancı ülkelerin tüm ayrıcalıkları iptal edildi. Anadolu da bir Türk devletinin kurulmasının temelleri atıldı. Ulusal bir Türk devletinin temellerini atan ittihak ve Terakki Cemiyeti yöneticileri bu yüzden emperyalist odakların hedefi olmaya devam ediyor.
Osmanlıyı paylaşacak, İngiliz, Fransız, Rus anlaşmasına karşı İttihak ve Terakki zorunlu olarak Almanya yanında savaşa girdi. 1917 devriminden sonra Lenin bu emperyalist anlaşmayı açıkladı. Bu ayrı bir yazı konusu.
SONUÇ OLARAK:
Kardeş kardeş yaşayan uluslar ayrılma hakkını savunamazlar mı? Elbette her ulus ayrılma hakkına sahiptir. Yalnız bu hakkı sadece sosyalistler savunur. Ayrıca ayrılmak için ülkeye saldıran işgalcilerle işbirliği yaparak ayrı devlet kurmak isteyenlerin sonu hep hüsranla sonuçlanmıştır. Örneğin Irak Kürtleri gibi.
Hiçbir emperyalist saldırı söz konusu olmadan herhangi bir ulus ayrılmak isterse ne olur? Savaş. Örneğin Çerkesler Çar’a karşı sayısız kez ayaklanmışlar ve sonuçta büyük çoğunluğu sürülmüştür. Çerkesler de 1-1.5 milyon zorunlu göçe maruz kalmış istedikleri yerlere ancak 400-500 bini ulaşabilmiştir.
Bütün bağımsızlık savaşları hep kanlı olmuştur ve olmaya da devam ediyor. Sadece 1917 yılında iktidara gelen sosyalizm bir çok ulusun devlet kurmaları barışçı olmuş ve yine yüze yakın küçük ulusal azınlıkların, dili, gelenek, görenek ve yaşam biçimlerinin korunması ve gelişmesinin önü açılmıştır.
SON SÖZ:
Türkiye’de yaşayan herkes, dili, dini, gelenek ve görenekleri ne olursa olsun istediğini söylemekte, düşünceleri doğrultusunda, yayın yapmakta, toplantılar düzenlemekte, dernek/parti kurmakta özgür olmalıdır. Bu özgürlüğün içinde faşizmi savunmakta, Türkiye devletinin aleyhine faaliyette bulunmak ta, “demokratik rejimi” yıkmayı vb. savunmakta serbest olmalı. Tabi ki teröre başvurmadan.
Ama en önemlisi yabancı ülkelerden, para, itibar, parasız ülke gezileri, cep harçlıkları, ülke içinde ve dışında öğretim üyelikleri adı altında prestij ve maddi çıkar vb. olmasın. Eğer bir kimse ister aydın isterse başka birisi olsun düşünce özgürlüğü dışında yabancı ülkelerden, yabancı vakıflardan para alarak sipariş düşünceler ileri sürüyorsa, bunları 301’den filan değil doğrudan vatana ihanetten soruşturma geçirmesi gerekir.
ABDULLAH GÜL:
CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül’ün imzacılara kapalı da olsa destek vermesi konusunda, “onun anne tarafına bakmak lazım” dedi. Kısacası A. Gül’ün anne tarafının Ermeni olduğunu ileri sürdü.
Gerçi A. Gül anne tarafının Ermeni değil, Türk ve Müslüman olduğunu açıkladı. Ama diyelim ki Ermeni olsun bu durumda Ermeni kökenli bir Cumhurbaşkanı, aile kökeni olan Ermeni kimliğini ret mi etmeli? Kesinlikle katılmıyorum. Türkiye’de hiç kimse kendisine, milletvekili, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı, müdür, şef, memur vs. seçildi veya verildi diye ulusal kökenini ret etmemeli.
Örneğin, eğer anayasada yazıldığı gibi 11. cumhurbaşkanını halk seçseydi benim oyum Kamer Genç’e olacaktı, bir çok arkadaşım gibi. Eğer 11. cumhurbaşkanı halk oylaması ile belirlense idi bugün cumhurbaşkanlığı koltuğunda Kamer Genç oturuyor olacaktı. Hem de Kürt kimliğini ret etmeden.
Bir de unutmayalım: hemen hemen hiçbir toplum kendi öz topraklarında yaşamıyor. Buna Türkler de, Yunanlılar da , Amerikalılar da, Avurupalılar da dahil.
Saygılarımla…
24 Kasım 2008 Pazartesi
Ayrılma hakkı
Her ulus birlikte yaşadığı diğer ulustan ayrılarak, bağımsız bir devlet kurma hakkına sahiptir.
Bu aynı evlilik gibidir. Her evli çiftin ayrılma hakkı vardır. Ama çiftler ayrılma hakkı olduğu gerekçesiyle ayrılmazlar.
Aynı şekilde uluslar da öyle, kendilerinin ayrılma hakkı olması onların bu hakkı kullanması anlamına gelmez.
Ama bu istenildiğini zaman kullanılabilir bir haktır.
Fakat aklı başında hiç kimse bu hakkı en son olarak kullanmaya düşünür, yani kimse, evli çiftler de, uluslar da bu hakkı bıçak kemiğe dayanmadan kullanmak istemez. Bu hakkı kullanmak her iki tarafa da kolay kolay fayda sağlamaz.
Fakat bu hak vardır ve olmalıdır.
Bu hak var diye her ulus hemen ayrılma hakkını kullanabilir mi? Elbette kullanamaz.
Ayrıca yabancı bir emperyalist devlet, başka bir ülkede iki toplumu kendi çıkarı için parçalamak isterse bu ulusların kaderini tayin hakkı mıdır?
1917 Rus devrimi sonrasını anımsayalım; Rusya’da, Ermeniler, Kafkaslar, beyaz Ruslar vb. ayrı devlet kurmak için ayaklanmışlardı. Lenin ne yaptı, “kendi kaderlerini tayin hakkına sahipler ayrılabilirler” mi dedi? Elbette emperyalist bir ülkenin, kendi dibinde gerici, saldırgan bir maşa devleti kurmalarına izin veremezdi. 3 yıl kadar iç savaş sürdü sonuçta SSCB birliğini sağladı.
Bu çerçevede Kürt sorununa bakarsak;
ABD Afganistan’dan sonra Irak’a saldırdı. Amaç sadece oradaki petrol değildi. Amaç İsrail devleti gibi, bölgenin ABD çıkarlarını savunacak ikinci bir İsrail devleti kurmak bu sayede İsrail’in yükünü azaltmak ve İsrail’i korumaktı. Bu amaçla, Irak, İran, Suriye ve Türkiye sınırlarını kapsayan büyük Kürt devleti kuracaktı. Ortalıkta dolaşan haritalar ABD’nin bu istemini ortaya döküyordu.
Fakat, 3.5 milyon suni yaptığı destansı direnişlerle ABD’nin bu politikasını şimdilik ırak çöllerine gömmüş görünüyor. Fakat Talabani ve Barzani ABD’ye hizmette kusur etmiyor.
Bunun dışında ABD/İsrail’in bir başka istemi de büyük Ermenistan devletinin kurulması idi.
Şimdi bu çerçevede Kürtlerin ayrılma hakkını savunmak tamamen ABD çıkarlarını savunmak demek değil de nedir?
Türkiye ezilen bir ulustur. Türkiye’yi AB-D, işbirlikçi Türk ve Kürt burjuvazisi tarafından ezilmekte/sömürmektedir. Aynı güçler Kürt emekçi halkını da sömürmektedir. Bunların yanında Kürt’ler kendi dilleri, gelenek görenekleri vb. nedenler de baskı altındadır. Ama bu zaten emperyalizmin böl-parçala-yönet taktiğidir.
Bu çerçevede, kurtuluş AB-D, yani emperyalistlerin kucağına oturularak bağımsız devlet kurulamayacağını baştan kabul etmek ile başlamak gerekir.
Her iki ulusun da ortak çıkarı, emperyalizmi ve Türk/Kürt yerli işbirlikçilerine karşı ortak mücadele etmekten geçer.
Şayet ABD’nin amaçladığı böylesi bir Kürt devletinin kurulması demek yıllarca sürecek bir bölge savaşının başlayacağı demektir.
Burada şu soruların da geleceğini biliyorum. Türkler neden Kürtlerin hakkını savunmuyor?
Aslında ab-d yanlılarının sahte savunmalarını bir tarafa bırakırsak, gerçekten Türkler Kürtlerin sorunlarını sırt mı çevirmiştir? Buna bakalım.
Dışarıdan bakınca sanki öyle gibi görünüyor, ama gerçekler hiç de öyle değil. Örneğin 90 yıllarda SBP, BSP kuruldu. Seçimlere girmek için belirli illerde örgütlenmek gerekiyordu. Bu partiler bu örgütlülüğü sağlayamadı. Üstelik 4 tane milletvekilleri de vardı. Neden? Çünkü Apo bu partilerinin güney doğu örgütlenmesini yasakladı. Yani bu sosyalist partiler güney doğu da üyeleri, taraftarları olmasına rağmen şube açamadılar.
Ondan öncesine de gidersek, TKP, Dev-Yol, Dev-Sol, Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu, Doğu Devrimci Kültür Ocakları, Doğu Devrimci Kültür Dernekleri, Rızgari, ala Rizgari, Kawa, denge Kawa, Partizan vb. tüm Kürt ve Türk sol/sosyalist örgütler, doğunun MHP’si olan PKK’nın saldırısına uğrayıp, şehitler vererek bölgeyi terk etmek durumunda kaldılar.
Sonuç olarak gerçek kurtuluşa destek vermeyenler, Türkler mi yoksa ABD’nin kucağında bağımsız! Devlet peşinde koşan Kürtler mi?
Sanırım tartışılması gereken gerçek sorun bu.
Saygılarımla…
Bu aynı evlilik gibidir. Her evli çiftin ayrılma hakkı vardır. Ama çiftler ayrılma hakkı olduğu gerekçesiyle ayrılmazlar.
Aynı şekilde uluslar da öyle, kendilerinin ayrılma hakkı olması onların bu hakkı kullanması anlamına gelmez.
Ama bu istenildiğini zaman kullanılabilir bir haktır.
Fakat aklı başında hiç kimse bu hakkı en son olarak kullanmaya düşünür, yani kimse, evli çiftler de, uluslar da bu hakkı bıçak kemiğe dayanmadan kullanmak istemez. Bu hakkı kullanmak her iki tarafa da kolay kolay fayda sağlamaz.
Fakat bu hak vardır ve olmalıdır.
Bu hak var diye her ulus hemen ayrılma hakkını kullanabilir mi? Elbette kullanamaz.
Ayrıca yabancı bir emperyalist devlet, başka bir ülkede iki toplumu kendi çıkarı için parçalamak isterse bu ulusların kaderini tayin hakkı mıdır?
1917 Rus devrimi sonrasını anımsayalım; Rusya’da, Ermeniler, Kafkaslar, beyaz Ruslar vb. ayrı devlet kurmak için ayaklanmışlardı. Lenin ne yaptı, “kendi kaderlerini tayin hakkına sahipler ayrılabilirler” mi dedi? Elbette emperyalist bir ülkenin, kendi dibinde gerici, saldırgan bir maşa devleti kurmalarına izin veremezdi. 3 yıl kadar iç savaş sürdü sonuçta SSCB birliğini sağladı.
Bu çerçevede Kürt sorununa bakarsak;
ABD Afganistan’dan sonra Irak’a saldırdı. Amaç sadece oradaki petrol değildi. Amaç İsrail devleti gibi, bölgenin ABD çıkarlarını savunacak ikinci bir İsrail devleti kurmak bu sayede İsrail’in yükünü azaltmak ve İsrail’i korumaktı. Bu amaçla, Irak, İran, Suriye ve Türkiye sınırlarını kapsayan büyük Kürt devleti kuracaktı. Ortalıkta dolaşan haritalar ABD’nin bu istemini ortaya döküyordu.
Fakat, 3.5 milyon suni yaptığı destansı direnişlerle ABD’nin bu politikasını şimdilik ırak çöllerine gömmüş görünüyor. Fakat Talabani ve Barzani ABD’ye hizmette kusur etmiyor.
Bunun dışında ABD/İsrail’in bir başka istemi de büyük Ermenistan devletinin kurulması idi.
Şimdi bu çerçevede Kürtlerin ayrılma hakkını savunmak tamamen ABD çıkarlarını savunmak demek değil de nedir?
Türkiye ezilen bir ulustur. Türkiye’yi AB-D, işbirlikçi Türk ve Kürt burjuvazisi tarafından ezilmekte/sömürmektedir. Aynı güçler Kürt emekçi halkını da sömürmektedir. Bunların yanında Kürt’ler kendi dilleri, gelenek görenekleri vb. nedenler de baskı altındadır. Ama bu zaten emperyalizmin böl-parçala-yönet taktiğidir.
Bu çerçevede, kurtuluş AB-D, yani emperyalistlerin kucağına oturularak bağımsız devlet kurulamayacağını baştan kabul etmek ile başlamak gerekir.
Her iki ulusun da ortak çıkarı, emperyalizmi ve Türk/Kürt yerli işbirlikçilerine karşı ortak mücadele etmekten geçer.
Şayet ABD’nin amaçladığı böylesi bir Kürt devletinin kurulması demek yıllarca sürecek bir bölge savaşının başlayacağı demektir.
Burada şu soruların da geleceğini biliyorum. Türkler neden Kürtlerin hakkını savunmuyor?
Aslında ab-d yanlılarının sahte savunmalarını bir tarafa bırakırsak, gerçekten Türkler Kürtlerin sorunlarını sırt mı çevirmiştir? Buna bakalım.
Dışarıdan bakınca sanki öyle gibi görünüyor, ama gerçekler hiç de öyle değil. Örneğin 90 yıllarda SBP, BSP kuruldu. Seçimlere girmek için belirli illerde örgütlenmek gerekiyordu. Bu partiler bu örgütlülüğü sağlayamadı. Üstelik 4 tane milletvekilleri de vardı. Neden? Çünkü Apo bu partilerinin güney doğu örgütlenmesini yasakladı. Yani bu sosyalist partiler güney doğu da üyeleri, taraftarları olmasına rağmen şube açamadılar.
Ondan öncesine de gidersek, TKP, Dev-Yol, Dev-Sol, Kurtuluş, Halkın Kurtuluşu, Doğu Devrimci Kültür Ocakları, Doğu Devrimci Kültür Dernekleri, Rızgari, ala Rizgari, Kawa, denge Kawa, Partizan vb. tüm Kürt ve Türk sol/sosyalist örgütler, doğunun MHP’si olan PKK’nın saldırısına uğrayıp, şehitler vererek bölgeyi terk etmek durumunda kaldılar.
Sonuç olarak gerçek kurtuluşa destek vermeyenler, Türkler mi yoksa ABD’nin kucağında bağımsız! Devlet peşinde koşan Kürtler mi?
Sanırım tartışılması gereken gerçek sorun bu.
Saygılarımla…
21 Kasım 2008 Cuma
Almanya da işler nasıl?
21.11.2008
Herkesin bildiği gibi Türkiye’de işler hiç de iyi değil de, acaba Almanya’da durum nasıl? Bir de ona bakalım.
Almanya mark’tan euro ya geçtiği anda enflasyon bir günde yüzde yüz artmıştır. Yani vatandaşın 2 markı 1 avro olmasına karşılık vatandaş 1 avroya ancak 1 marklık mal almak durumunda kalmıştır.
1- Almanya’da yaşam çok pahalıdır. Örneğin bir öğle yemeği 7-8 avro ya patlar. En ucuzu döner ekmektir o da 3,5 avro filandır, bir bardak sallama çay, bir şise su-soda, kahve 3.5-4 avrodur. Karpuzun kilosu (Türkiye de 25-30 kuruş iken) 2 avrodur. Almanya da kavun karpuz pahalı olduğu için ancak dilimlerle satın alınabilinir. Elma, portakal vs. de pahalı olduğu için ancak tane ile alınır. (zenginler hariç) bir duble rakı, bizim tekimiz kadardır 5 avrodur.
2- Almanya’da, emeklilik yaşı 60-65 olduğu için bir ailenin çocuğuna bakacak, yenge, teyze, anneanne, babaanne vs. yoktur. Bu yüzden çocuğa bakıcı tutmak gereklidir. O da aylık en az 300-400 avrodur. Bu nedenle insanlar çocuk yapamaz konumdadır. Doğanın kendini sürdürmek için üreme kuralı bile Almanya’da sona ermek üzeredir. Yani Almanya da doğanın en temel yasası bile sınırlarına ulaşmıştır.
3- 40-45 metrekalik bir ev 100-200 bin avrodur. Bu yüzden çalışanların tamamına yakını kiracıdır. Kiralar 400-500 avro civarındadır.
4- Bir ailede bir kişi çalışarak Türkiye deki gibi 4-5 kişiye değil iki kişiye bile bakamaz. Bir çalışan 1500 avro civarında maaş alırken, su günlerde birçok türk ve alman işsiz kaldıkları için 1000 avro işsizlik parası alırken bu rakam son aylarda 600-700 avroya düşmüştür.
5- Almanya da sosyal/politik yaşam nasıldır? Hemen hemen hiç yoktur. Çünkü bir alman, sabah saat 5-6 da kalkar, akşam 5-6 da eve gelir, 9-10 da uyur. Bakkallar çakallar 5-6 da kapanır. Büyük marketlerin kapanış saatleri 8 dir. Ancak metrolarda açık büfe bulunabilinir. Gazete ve kitabı ancak metroda filan okur. Alman proleteri için bir tek cumartesi günü vardır. Çıkar, gezer, sinema, tiyatro, toplantı vs.ye gider. Pazar gününü evde dinlenerek geçirir. Alman burjuvazisi yoğun emek sömürüsünü en yoğun olarak kullanır. Örneğin alman televizyonlarında erotik filmler ancak Cuma ve cumartesi akşamları gösterilir. Mesai günlerinde verimlerinin düşmemesi sağlanır böylece! bu 65 yaşına kadar böyle sürer
6- Almanya’da çalışma koşulları da çok kötüdür. Genellikle doğal olmayan ortamlarda çalışılır. Metrolar da karanlık labirentler gibidir.
7- Almanya sözde 16 eyaletten meydana gelmiştir. Ama bu eyaletler göstermeliktir. Tüm eyaletler tamamiyle merkezi alman militarizmine bağlıdır. Bugün Almanya da gerçekten hala iki eyalet vardır. Batı ve doğu. Alman militarizmi birleşmenin kaç yıl geçmesine karşılık doğuya yatırım yapmaz. Doğu batının zencileridir. Berlin i hiç bilmeden gezseniz bile hangi tarafın doğu hangi tarafın batı olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz.
8- Almanya da basın nasıldır? Türkiye den de kötü. Almanya da iki büyük medya kuruluşu vardır. Biri Bild, diğeri de kisker (Almancam olmadığı için medya isimlerini yanlış yazdığımı biliyorum) bunlar alman şovenizmi ve alman hükümeti ile birlikte güzelce anlaşırlar. Peki bu basın kuruluşları özgür haber yapabilir mi? Ne gezer! Bir gazeteci bu basın kuruluşlarından birine işe girdiğinde önüne bir sözleşme konur. Sözleşmede işe giren gazeteci İsrail aleyhine haber yapmamayı taahhüt etmek durumunda kalır aksi halde işe giremez. Eğer işe girdikten sonra İsrail aleyhine haber yaparsa, tazminatsız filan kapı dışarı edilir. İş sadece bununla kalsa yine iyi. 11 eylül saldırılarından sonra sözleşmeye ABD aleyhine haber yapılmayacak maddesi de ilave edilmiştir. Bilmem siz böyle özgür! bir basını başka ülkelerde tanıyor musunuz?
9- İktidara gelen parti kendi iç ve dış politikasını uygular değil mi? Ne gezer orası Türkiye değil ki! Almanya’da iktidara kim gelirse gelsin ülke yönetimini alman devleti belirler. Almanya’da krallık olmadığı için bu işi kraliyet ailesi belirleyemez, hani Goobels’in propaganda bakanlığı vardı, onun şimdiki adı, alman politikasını Almanlara anlatma ve onu kabul ettirme müsteşarlığı gibi bir şey, doğrudan başbakanlığa bağlı bir müsteşarlık (bunun ismini yine almanca bilmediğim için yazamadım, Almanya’daki arkadaşlar biliyordur sanırım) şimdi bu müsteşarlık ne yapar? 100 den fazla ülkede adamları çalışmaktadır. Müsteşarlık 24 saat mesai yapar. Dünyada önemli neler olmuş, Almanya’yı ilgilendiren ne tür gelişmeler olmuş hepsi müsteşarlığı aktarılır. Müsteşarlıkta durum değerlendirilmesi yapılır. Sabah saat 5-6 gibi müsteşar gelişmelerin dosyasını eline alır bizzat başbakan ile görüşmeye gider. (diğer bir dosya da elden cumhurbaşkanına iletilir) müsteşar dünyadaki gelişmeleri bizzat başbakana anlatır ve alman devletinin tavrının ne olması gerektiğini başbakana bilgilendirir! Gerektiğinde müsteşar bakanlar kurulu toplantısında bakanları bilgilendirir!
10- Cem Özdemir aynen şunları söylemiştir, biz yeşiller partisi olarak sosyalist bir görüşümüz vardı. Fakat bugün Afganistan a asker göndermek durumunda kaldık (o zaman yeşiller partisi koalisyon ortağı idi) muhalefette iken söylediklerimizi iktidara gelince gerçekleştiremiyoruz. Bakın şimdi demokratik sol parti ( o yıllarda yeşillerini en büyük alternatifi olmuştu. Şimdi nasıl acaba) onlarda Berlinde yerel hükümette koalisyon ortağı oldular onları da göreceğiz bakalım” demişti.
Sanırım yazı uzadı,
Eğer meraklısı varsa;
1- Berlin neden tekrar başkent oldu?
2- Almanlar nasıl Yahudi soykırımını kabul etti?
3- Berlin eyaletinin sembolü olan “ayı”nın tacı ne oldu?
4- Neden her partinin bir de vakfı var?
5- Almanyada, devlet katında neden ABD karşıtlığı zirve yapıyor?
6- Almanya da sağlık hizmetleri ücretsiz mi?
7- Üçüncü kuşak olan, yeşiller partisinin gencilik örgütü yöneticisi, yarım yamalak Türkçesiyle, ben Alman değil türküm diyor?
8- Berlin de multi-kilti radyosu neyi savunuyor?
Not: Almanya olarak söz edilen Berlin ağırlıklıdır. Ayrıca bu ekonomik vb. değerlendirmeler kriz öncesi, 2002 yılı filandır.
Saygılarımla…
İsmet baytak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
